XI. Yüzyılda İslam Bilim İnsanları ve Çalışmaları

tarafından
128
XI. Yüzyılda İslam Bilim İnsanları ve Çalışmaları

Mevzu Anlatımı – Mevzu Anlatımı ve toplumsal içerik platformu

PDF indir

Fizikçi, matematikçi ve gökbilimci olan İbn Heysem (965-1040), optik biliminin (ilm-i menazır) kurucusu olarak kabul edilmiştir. Doğduğu kent olan Basra’da vezirlik icra eden İbn Heysem bilimsel çalışmalarını engellediği için bu görevini bırakarak ömrünün geri kalanını yalnız bilimsel faaliyetlere adamıştır. Başta Kitab el-Menazır (optik kitabı) olmak suretiyle matematik, fizik ve doğa ötesi alanlarında 200’e yakın yapıt ortaya koymuştur. Tüm yaşamını ilme adayan İbn Heysem, ilimle uğraşacak araştırmacılarda üç temel özelliğin gerekliliğini savunmuştur. Bilimin amacını hakkın elde edilmesi olarak gören İbn Heysem haktan kastının gerçek ve doğru informasyon bulunduğunu ve hakkı, haktan başka bir amaçla elde etmeyi arzulayan kişinin ona ulaşamayacağını söylemiştir. Araştırmacılarda olması ihtiyaç duyulan ikinci özellik olarak hakim bilgiye güvenilmemesini söyleyen İbn Heysem, araştırmacının okumuş olduğu metni tüm yönleriyle sorgulaması icap ettiğinin önemini vurgular. Üçüncü özellik olarak da araştırmacının kendisinden de sakınması icap ettiğini, kendi görüşünün kati doğru olduğu düşüncesine kapılmaması icap ettiğini söyler.

İbn Heysem’in en malum ve geniş muhtevalı eseri Kitab el-Menazır’dır. Yedi bölümden oluşan eserin ilk üç kısmı direkt görme; 4, 5 ve 6. bölümleri yansıma; 7. kısmı ise kırılma mevzusuna ayrılmıştır. Kitabın Batı’da ilk kez kim tarafınca çevrildiği bilinmemekle beraber XII. yüzyılın sonlarında yada XIII. yüzyılın başlarında çevrildiği ve oldukça etkili olduğu bilinmektedir. “Optik Hazinesi” adıyla tanınan bu kitap başta Witelo, Roger Bacon (Racır Beykın), Kepler ve Descartes (Decart) olmak suretiyle pek oldukça Batılı optikçinin kuramlarının oluşumunda ve biçimlenmesinde etkili olmuştur. Fizikçiler İbn Heysem’e kadar görme vakasının, görülen nesnenin formunun gözün içine girmesi ile gerçekleştiğini düşünmekteydi. İbn Heysem, Kitab el-Menazır adlı eserinde yapmış olduğu deneyler ve kuramsal emekler neticesinde nesneden göze bütüncül bir formun gelmediğini, gözün nesneleri nokta bazında gördüğünü ortaya çıkarmıştır. Böylelikle fizikçilerin iddia etmiş olduğu şeklinde nesneden göze giren bütüncül yapıda bir formun olmadığını göstermiştir. İbn Heysem’e kadar ışık ve görme duyusu üstündeki optik çalışmalara en oldukça rağbet gösterenler matematikçiler olmuştur. İbn Heysem, yapmış olduğu bileşim ile fizik bilimlerini matematik bilimleriyle birleştirmiştir. Çeşitli aletler kullanarak yapmış olduğu deneyler optik tarihinde bir ilk olmuştur. İbn Heysem ışık ve görme üstüne yapmış olduğu deneylerini, el-beyt el-muzlim (karanlık oda) adını verdiği bir odada yapmıştır.

İbn Heysem bu deneyi şöyleki anlatır: “Oda iki kanatlı bir kapıya haiz olmalıdır. Gözlemci birçok şamdan sağlamalı ve onları kapının karşısına ve ayrı hâlde takmalıdır. Gözlemci hemen sonra odanın içine girerek kapıyı birazcık aralık bırakmalı ve kapının karşısında bulunan duvarı gözlemlemelidir. Bu sayede gözlemci duvarda şamdanların sayısı kadar birbirlerinden ayrılmış ışık görüntülerini bulacaktır.Bu da sadece ışık görüntülerinin aralıktan içeri girmesiyle olur. Işık görüntülerinin her biri şamdanlardan belirli bir tanesinin karşısında bulunur. Eğer hemen sonra gözlemci şamdanlardan her birinin söndürülmesi emrini verirse her şamdanın karşısında bulunan ışık yok olur. Diyafram yine kaldırılırsa o ışık geri gelir. Gözlemci, kapının açık bulunan aralığını daraltabilir ve ondan geriye yalnız ufak bir delik bırakabilir. Bu durumda gözlemci, şamdanların karşısında bulunan delik yardımıyla odanın duvarında o şamdanların sayısı kadar birbirinden ayrı ışık görüntülerini yine bulur. Bu esnada onlardan her biri deliğin boyutuna bağlı olacaktır.” (Kuleli, Z. Kitâp el-Menâzir’in Temel Prensiplerinin Bilim Felsefesi Açısından İncelenmesi, s. 40)

Bu deneyde bir mumun gönderilmiş olduğu ışığın önü kapatıldığında delikten geçerek duvara yansıyan bir mum görüntüsünün de kaybolduğunu fark eden İbn Heysem, ışıkların ve renklerin birbirine karışmadığı kaidesine ulaşır. Buna ek olarak yansıyan görüntünün ters olması ışığın düz çizgiler üstünde uzandığını kanıtlar. Nitekim yanan mumların alt kısmından gelen ışık, alabileceği en kısa kısaca en düz yolu takip etmiş olduğu için duvarda yukarıya yansırken üst kısımdan gelen ışık da aynı sebepten dolayı aşağı yansıyarak ters bir görüntü ortaya çıkarır.

XI. yüzyılda İbn Heysem tarafından geliştirilen karanlık oda düzeneği
XI. yüzyılda İbn Heysem tarafınca geliştirilen karanlık oda düzeneği
XV. yüzyılda Avrupa'da kullanılan karanlık oda düzeneği
XV. yüzyılda Avrupa’da kullanılan karanlık oda düzeneği

Batı bilim tarihinde Camera Obscura (karanlık oda) olarak malum bu gözlem, XX. yüzyılın başlarına E. Wiedemann’ın (Waydımın) bilimsel çalışmalarına kadar Roger Bacon (Racır Beykın), Leonardo da Vinci şeklinde bilim adamlarına atfedilmiştir. E. Wiedemann’ın bilimsel emekleri neticesinde karanlık oda deneyinin ilk olarak İbn Heysem tarafınca yapıldığı ortaya konmuştur.

XI. yüzyıl İslam bilim adamlarından Bîrûnî (973-1061) “Ben her kişinin kendi çalışmasında yapması gerekeni yaptım. Bunlar öncekilerin başarılarını minnettarlıkla karşılamak, onların yanlışlarını ürkmeden doğrultmak, kendisine gerçek olarak görüneni gelecek kuşağa ve sonrakilere emanet etmektir.”[Sezgin, F. İslam’da Bilim ve Teknik, s. 22] diyerek bilimsel emek verme anlayışını ortaya koymuştur. Bîrûnî gerek bilimsel tutum ve araştırma tutkusu gerekse yazıya döktüğü çalışmalarının hacim ve içerik açısından taşımış olduğu yenilik yönünden tüm zamanların en büyük bilginlerinden biridir.

Tahdîd Nihâyât el-Emâkin li-Tashîh Mesâfât el-Mesâkin (Mekânların Sınırlarının Belirlenmesi ve Meskûn Bölgeler Arasındaki Mesafelerin Düzeltilmesi) adlı eseriyle matematiksel coğrafyanın bağımsız bir disiplin hâline gelmesini elde eden Bîrûnî, kitabının başlangıcında yeni bir bilim dalı geliştirdiğini belirtmiştir. Bu bilim dalı günümüzde jeodezi (yeryüzü düzlemini ölçme bilgisi) denilen bilim dalıdır.

Bîrûnî bu eserinde enlem boylam hesaplamaları, şehirlerarası uzaklıkları belirleme ve kıble bulma metotları ile; coğrafya, astronomi ve yerbilim hakkında bilgiler de vermektedir. Bîrûnî astronomi ve gök cisimleri ile ilgilenme nedenini Kur’an-ı kerim ayetlerinde bunun emredilmesi bulunduğunu belirtir (bkz. Yunus-5, Bakara-164). Namazın öneminden bahseden Bîrûnî, Müslümanların yöneldiği yer olan kıble ve kıble mevzusundaki yanlışlıkları ortadan kaldıracak bilgiler vermiştir. Ek olarak şehirlerin enlem ve boylamları, enlem ve boylamlar arasındaki farklılıklara da değinir. Mekânlara ya da genel olarak coğrafyaya ilgi duymasının sebebini Tanrı’ın insanlara yeryüzünde gezmeyi ve geçmiş milletlerden ders almayı emretmesi olarak açıklar.

1030 senesinde Gazneli Sultanı Mesud’a sunulan Kanûnu’l-Mes’udî, astronomi, trigonometri, astroloji, jeodezi, meteoroloji, coğrafya, peygamberler zamanı ve bir seviyede hükümdarlar zamanı muhtevalı bir ansiklopedi niteliğindedir. On bir ana bölüm ve bunun içinde yer edinen 142 alt bölümden oluşmuştur. Bîrûnî bu eserinde tanjant ve kotanjant fonksiyonlarıyla uğraşmış ve kitaba bir tanjant çizelgesi eklemiştir. Bunun derhal arkasından mekânlar arasındaki boylam farklılıkları ve mesafelerin araştırmasında da bu yeni metodu kullanmıştır. Bu metoda bakılırsa Gazne ile Bağdat içinde bulunan birçok mekânın boylam farklılıklarına ilişkin elde edilmiş değerler 6 dereceden 45 dereceye kadarlık bir yanlışlıkla bugünkü değerlerle örtüşmektedir. Onun metodunu ve bu metodun Gazne ile Bağdat içinde yürüttüğü çalışmasının uzun mesafelere ergonomik olarak uygulanışını, verdiği bilgiler ve canlı anlatımlar yöntemiyle öğrenmekteyiz. Ek olarak Bîrûnî bu çalışmasında Dünya ile Güneş arasındaki yörüngede her yıl ilerleyen en uzak noktanın bahar noktasından uzaklığını hesaplamıştır. Bunu en oldukça yükselen hız artışı ve en kısa mesafe noktasındaki azalmasında çizelgelerde ortaya çıkan farklara dayanarak hesaplamıştır. Böylelikle sonsuz küçükler hesabının çığır açıcılarından biri olmuştur.

Bîrûnî, astronominin temel eseri el-Kânûn’da açının üç eşit bölüme bölünmesi mevzusunda kendi öncülerinden ve çağdaşlarından gelen 12 yöntemi anlatmaktadır. Çözümlerine sadece kübik denklemlerle erişilen bu problemler, matematikçileri denklemleri sayısal olarak çözümleme girişimine sevk etmiştir. Bu tür girişimin garip bir örneği Bîrûnî’nin dokuzgenin kenarlarını belirleme problemidir. Bununla beraber Bîrûnî bir iç ve dış dokuzgenin kenarları yardımıyla daire hesaplamasını da yapmıştır. Bu, aslen trigonometrik bir problemdir ve Bîrûnî bu problemi kübik bir denkleme çevirmiştir.

Kitâbu’l-Cemâhir fi Ma’rifeti’l Cevâhir (Kıymetli Taşlar ve Metaller Kitabı); psikoloji, fizyoloji, sosyoloji, tıp, tarih, terbiye ve fıkıh ile ilgili bilgiler verir. Eserde mineraloji, madencilik, fizik, kimya, etnolojik mevzuları da işlemiştir. Bîrûnî, bu eserde maddelerin özgül ağırlığını ölçmüş, bunu yaparken kendisinin buluş etmiş olduğu ve “cihaz-ı mahruti” söylediği bir aleti kullanmıştır. Bîrûnî ilkin maddenin ağırlığını ölçmüş, sonrasında onu içinde su bulunan cihaz-ı mahrutiye atmış, dışarı taşan suyu ölçerek maddenin hacmini ve özgül ağırlığını bulmuştur. Bîrûnî’nin bu tespitleri günümüz ölçülerine oldukça yakındır. O, sıcak su ile soğuk su arasındaki yoğunluk farkını da tespit etmiştir.

Kitâbu’s-Saydala (Şifalı bitkiler ve ilaç yapımı hakkında), Bîrûnî’nin yazıya döktüğü bir eserdir. Bu kitap tıp ve eczacılıkla ilgilidir. Bîrûnî bu eserde otların isimlerini çeşitli dillere bakılırsa alfabetik olarak verir. Kelimelerin anlamlarını verirken şiirleri de kullanır. Bîrûnî, hangi otun hangi derde ilaç bulunduğunu oldukça iyi bildiğinden eczacılıkla doktorluğun sınırlarını çizmiş, ilaçların yan etkilerinden bahsetmiştir. O, yaşamının büyük bir kısmını bitkiler ve onların tıbbi kullanımları üstüne harcamıştır. Bazı uyuşturucuların isimlerini açıkça verse de bazılarını sembollerle göstermiştir. Küresel bir üçgenin kenarlarının açılardan hareketle hesaplanması Bîrûnî’yi küresel trigonometrinin sorunlarını bir monografide ele alıp işlemeye yöneltmiştir. Bu emek verme bizlere kadar ulaşan Kitâb Makâlîd’İlm el-Hey (Astronominin Anahtarları)isminde eserdir ve eserde bu disiplin hâlâ astronominin hizmetindedir.

Bîrûnî,Tahdîd Nihâyât el-Emâkin li-Tashîh Mesâfât el Mesâkin isminde eserinde enlem ve boylam ölçümü için geliştirdiği bir aletten bahsetmektedir. Bîrûnî geliştirdiği bu aletle iki değişik şekilde enlem ölçümü yapmıştır. İşlemin birinci versiyonunda kafi büyüklükte, özenle inşa edilmiş, boylam ve enlem daireleriyle donatılmış bir yarım küre alınır ve üstüne zenit işaretlenir. Yarım kürenin büyük dairesi bir şakul yardımıyla tam olarak tesviye edilmiş yatay bir zemine yerleştirilir. Destek vasıta olarak temel yüzeyi bir karış çapında bir koni yapım edilir. Koninin bir tarafında temel yüzeyin yukarısına bir elin sokulabileceği ve temel yüzeyin merkezinde oyulan deliğe dokunabileceği büyüklükte bir pencere açılır. Koninin ucuna ufak öteki bir delik açılır. Koni yarım küre üstüne yerleştirilir. Gün içinde herhangi bir zamanda güneşe doğrultulur ve güneş ışığı koninin ucundaki delikten temel yüzeyde bulunan deliğe düşene kadar ileri geri oynatılır. Koni yarım küre üstünde işaretlenir.

Bîrûnî'nin enlem ve boylam ölçümü için geliştirdiği aletler
Bîrûnî’nin enlem ve boylam ölçümü için geliştirdiği aletler
Koni ile yarımkürenin ölçülmesi
Koni ile yarımkürenin ölçülmesi
Koni ile yarımkürenin ölçülmesinin çizimi
Koni ile yarımkürenin ölçülmesinin çizimi

İşlemin ikinci versiyonunda koni yerine yukarıda kullanılan yarım küreden bir yada iki milim daha büyük çaplı metal ya da ahşap bir kürenin üst yüzeyinin daire şeklindeki parçası kullanılır. Küreye yapışık olan bu takkenin dış yüzünün ortasına bir gnomon (güneş saati mili) sabitlenir. Takke küre üstünde, gnomonun gölgesi kaybolana dek güneş yönünde ileri geri hareket ettirilir. Bu pozisyon küre üstünde daha ilkin takke civarında işaretlenmiş olan dairenin orta noktası olarak bulunur. Öteki iki pozisyon aynı günde meydana getirilen müteakip gözlemlere eklenmiş olur. Böylelikle, birinci versiyonda olduğu şeklinde gök ekvatorunun küre üstündeki kutbu ve peşinden gözlemleme yerinin enlem derecesi bulunabilmektedir.

Küre üzerinde ekvatorun ve kutupların bulunması
Küre üstünde ekvatorun ve kutupların bulunması

XI. yüzyılın mühim bilim adamlarından İbn Sina’nın (980/1037) başlıca tıp eseri olan Kânûn fi’t-tibb (Tıp Kanunu) beş ciltten oluşmuştur. İbn Sina, eserinin ilk cildinde tıbbın genel prensiplerini ortaya koymuş, konusunu tanımlamış, sınıflandırmış ve bilhassa organları, iskeleti ve kasları açıkça tasvir etmiştir. İkinci ciltte rahat ilaçları anlatmış, ilaçların özelliklerini ve öteki organlarla ilintisini açıklamış ve o döneme kadar bilinmeyen ilaçları eserine ilave ederek alfabetik düzene bakılırsa sınıflandırmıştır.

Eserin üçüncü cildinde insanoğlunun baş bölgesinden süregelen vücudun değişik kısımlarıyla ilişkili olan hastalıkları açıklamıştır. Dördüncü ciltte belli organlara özgü olmayan hastalıkları ele almış ve tümörleri, çıbanları (apseleri), uyuzu ve kırıkları açıklamıştır. Beşinci ciltte bileşim ilaçları ve onların hazırlanmasını incelemiştir. Tarihte ilk kez tıp ve cerrahiyi iki ayrı disiplin olarak değerlendiren İbn Sina, cerrahi tedavinin sıhhatli olarak yürütülebilmesi için anatominin önemini bilhassa vurgulamıştır. Yaşamsal tehlikenin oldukça yüksek olmasından dolayı pek gözde olmayan cerrahi tedavi ile ilgili örnekler vermiş ve ameliyatlarda kullanılmak suretiyle bazı aletler önermiştir.

İbn Sina’nın Kânûn fi’t-tibb adlı eseri Müslüman kültür çevresinin en mühim bilimsel emekleri içinde yer verilmiştir. Kendisi de bir bilim adamı olan Julius Hirschberg (Julis Hörsbek) bu eserin önemini şu sözleriyle vurgulamaktadır: “Bu yapıt düzeni, doğruluğu sebebiyle oldukça hacimli ve cerrahlık dâhil tüm tıp alanlarını kapsayan eksiksiz bir öğretiler toplamıdır. Dünya literatüründe nerede ise bir benzeri yoktur. Yunanlardan bizlere miras kalanlar derleme türü emekler, belirli mevzulara ilişkin özetler ve komplikasyonlardır. Kânûn fi’t-tibb ise tam bir bütünlüğe haiz bir yapıttır. Günümüzde buna benzer bir kitabı oluşturmak için birçok hekimin katılacağı ortak bir emek verme gerekmektedir. Kânûn fi’t-tibb 500 yıl süresince geçerliliğini korurken Batıda ”avicenna” olarak malum İbn Sina da Aristoteles ve Galen şeklinde başat bir pozisyonda bulunmuş oldu (Sezgin, F. İslam’da Bilim ve Teknik, s. 32). Bu kitap XII. yüzyılda Latinceye çevrildi ve XVII. yüzyıla kadar Avrupa tıp bilimini etkiledi. İbn Sina bununla birlikte bir ruh hekimi olarak da şöhret yapmıştır. İbn Sina’ya kadar hastalıkların ruhsal yönü, hekimlerden oldukça din adamları tarafınca yürütülmüştür. Melankoli hastalığını tanımlayan İbn Sina’ya bakılırsa ruh ve gövde olarak iki cevher bulunmaktadır. Bunların her birinin kendine özgü hastalıkları vardır.

Eleştirel yaklaşımı ve bu alana getirmiş olduğu yeni açılımlarla İbn Sina’yı Orta Çağ İslam kimyasının mühim bir siması olarak zikretmek gerekir. İbn Sina Risâletü’l-iksîr adlı eserinde bakır, kurşun ve kalay şeklinde metallerin eritildikten sonrasında çeşitli işlemler sonucu sarı ya da beyaz renk kazanmalarının altın yada gümüşe dönüştükleri anlamına gelmeyeceğini ifade etmiştir. Bu sebeple yalnızca renk değişiminin maddenin özünü etkilemediğini dolayısıyla elde edilecek maddelerin gerçek altın yada gümüşle ilgisi bulunmayan birer yansılamak olacağını belirtmiş ve transmütasyonun (tahavvül, cismin değişmesi) imkânsızlığını ortaya koymuştur. Metalin rengini altın ve gümüş rengine çevirmede kullanılacak maddeleri “iksir” adıyla ifade eden İbn Sina beyaza çevirmede cıvanın kullanılabileceğini şu sebeple sıvı hâlde olan bu metalin maddenin iç kısımlarına girebilme yetisinin fazla bulunduğunu ek olarak miktarı artırıldığında beyazlatma tesirinin artmadığını deneylerle saptamıştır. Ek olarak cıva, kükürt ve kirecin beraber ısıtılmasıyla elde edilmiş kırmızı renkli maddenin metalleri sarılaştırmada kullanılabileceğini gene deneylerle belirlemiş; bu amaçla saç ve yumurta, kan şeklinde organik maddelerden de yararlanılabileceğini söylemiştir. İbn Sina dinamik, optik ve fizyolojik optik şeklinde fizik mevzularıyla da ilgilenmiş, bu mevzularda yeni görüşler teklif etmiştir. Hareket mevzusunda kasr-i meyl (hareket etme isteği) terimini ortaya atmış ve bu kavram latinceye “impetus” olarak geçmiştir. Bu kavrama bakılırsa bir cisim hareket hâlindeyken herhangi bir engelle karşılaşmazsa hareketi devamlı olur.

İbn Sina, İslam bilim ve fikir tarihinde ilk kez felsefe ve ilimlerin ansiklopedisini oluşturduğu şeklinde bununla birlikte düzyazı, nazım ve hikâye tarzında felsefi eserler kaleme alan sanatkâr-filozoftur. Eş-Şifâ adlı eserinde felsefenin tüm disiplinleri ile ilgili yazmakla beraber daha oldukça mantık, doğa bilimi ve tanrı bilim mevzularında felsefeye katkıda bulunmuştur.

XI. Yüzyılda İslam Bilim İnsanları ve Çalışmaları içinde ne olduğu Mevzu Anlatımı sitesinden alıntıdır.