Varoluşçuluk Nedir? Varoluşçuluk Felsefesi

tarafından
57
Varoluşçuluk Nedir? Varoluşçuluk Felsefesi

Varoluşçuluk, insanoğlunun ilkin var bulunduğunu ve değerleri ise kendisinin oluşturduğunu korumak için çaba sarfeden bir felsefe akımıdır.

Birbirlerine bütünüyle karşıt konumları işgal eden töz metafiziğiyle oluş metafiziği aslına bakarsak bir noktada buluşur. Bu ortak nokta ise ikisinin de varlığı mevzu almaları, geliştirilen gerçeklik tasarımını aynıyla insana da uygulamalarıdır. Buna gore, insan her iki doğa ötesi anlayışında da numenal ve fenomenal boyutu itibarıyla ikiye ayrılır.

Maddeci töz metafiziğinde olduğu şeklinde zihinsel boyutu beyinle özdeşleştirilen yada düalist töz metafiziğinde olduğu şeklinde zihin ve gövde olarak ikiye ayrılan insan varlığı, oluş felsefesinde ise bilhassa tinsel boyutu itibarıyla bir şuur varlığı olarak değerlendirilir.  Oysa yirminci yüzyılda ortaya çıkan üçüncü doğa ötesi anlayışı, ana doğrultu itibarıyla, bunun tam tersi bir yönde ilerler. Bu doğa ötesi anlayışı ise varoluş felsefesidir; bu varlık görüşünde insan tanımı, varlıktan değil, bizzat insandan çıkılarak yapılır ve oldukça daha önemlisi, varlık “kendi kendisini tanımlayan insan”a gore tanımlanan bir şey olarak görülür. Başka bir deyişle, bu yeni felsefede varlık, varlığı ele alan, varlık sorusunu sorabilen yegâne varlık olarak insandan hareketle ortaya konur.

Varlık sorusunu soran, kendi kendisini tanımlayabilen ve kendini gerçekleştirmeye çalışan bu insana egzistans ya da varoluş adı verilir ve varlık, egzistansın kendini gerçekleştirme ortamı olarak ikincil kılınır. Zira varoluş, oluşmakta olan insan varlığını; bir dünyaya haiz olan, kendisinden ziyade başka var olanları n üstündeki örtüyü açan ve ek olarak öteki kendiliklerin örtüsünü açacak şekilde kendi kendisinin de örtüsünü açan bir varlığı tanımlar.

Varoluşçuluk Temsilcileri Kimlerdir? Varoluşçu Yazarlar Kimlerdir?

Söz mevzusu varoluş felsefesinin pek oldukça temsilcisi olmakla beraber, bu filozoflardan öne çıkan ikisi Heidegger ve Sartre’dır. Hakikaten de Batı felsefesinin genel anlamda varlığın anlamını, hususi olarak da insan tekinin varlığının doğasını baştan beri yanlış kavramış bulunduğunu öne devam eden Heidegger’e gore, bu iki şey birbiriyle, iç içe geçmiş olma derecesinde bağlantılıdır. Zira insan olmak, olmakta olanın varlığını ortaya sererek anlamayı ifade eder; dolayısıyla, insan varlığının doğru anlaşılması son çözümlemede her şeyin varlığının doğru ya da yanlış anlaşılması anlamına gelir. Daha da önemlisi, varlık, yalnız ve yalnız insan varlığı olduğu sürece vardır yada anlaşılabilirdir; başka bir deyişle, varlık, insanoğlunun ona ilişkin doğru bir kavrayışına gereksinim duyar.  Heidegger’in insan varlığı için kullandığı terim Dasein’dır.  Dasein’ın varlığı egzistans olup Heidegger açısından, onun durağan(durgun) ya da değişmez bir aslı yoktur.

Öte taraftan Dasein aslı itibarıyla ontolojik olmasına, şu demek oluyor ki varlığa ilişkin bir kavrayışa haiz olmasına karşın, filozofun Dasein’ın kendisine ve başka var olanlara ilişkin kavrayışını hemencecik ve olduğu şeklinde benimsemesi doğru olmaz. Zira Dasein, mesela kendisini öteki şeylerle tam tamına aynı düzeyde bir şey olarak görmek suretiyle, hem kendisini hem de dünyasını dizgesel bir şekilde yanlış yorumlama eğilimi sergiler. Heidegger bundan dolayıdır ki geleneksel metafiziğe şekil veren vokabülerin oldukça büyük bir bölümünün “şuur”, “töz”, “özne”, “nesne” benzeri kavramları n vücut verdiği terminolojinin bu hatalı yorumun bir sonucu bulunduğunu söyler. O, dolayısıyla bu terminolojiyi kullanmayıp yeni bir varlık terminolojisi yaratır.

Çağıl düalist töz metafiziğinin en mühim adı olan Descartes’ta, zihin ve bedenden meydana gelen bileşik varlık olarak özne, dünyadan yalıtılmış, ona yukarıdan kuramsal terimlerle bakan bir gerçeklikti. Heidegger bunun tam tersine, Dasein’ın aslı itibarıyla “dünyada-olma” anlamına geldiğini belirterek Dasein’ın dünyadan ayrılmaz bulunduğunu söyler. Öte taraftan, dünya da temelde yada ilk olarak bilimlerin dünyası olmayıp gündelik dünya yada yaşama dünyasıdır. Bu dünya, bilimsel data tarafınca açımlanmaz fakat ilgi ya da yönelim benzeri bilim öncesi kavrayışlar, temel insani gereksinimler tarafınca ortaya çıkarılır. Buna gore, dünyadaki şeyler ilk olarak, kuramsal kavrayışın, araştırılacak ve gözlemlenecek nesneleri değildir; onlar, çekiç ya da çivi benzeri, temelde “el altında olan” gereçlerdir. Başka bir deyişle, insanoğlunun şeylerle öncelikli bağıntısının, onları insani ilgiler tarafınca yaratılan belirli bazı amaçlar yönünde kullanma ve elverişli kılma şeklinde gerçekleştiğini öne devam eden Heidegger’e gore, şeyler kendilerini ilk olarak kullanılabilir var olanlar olarak sunarlar.

Aynı şekilde Sartre’a gore de varoluş gerçekte öznel varoluştur, ilk olarak insan varoluşudur. İnsan dışındaki şeyler normal olarak vardır sadece onlar var olduklarından habersizdirler. Başka bir deyişle, şeyler vardırlar sadece bir varoluşa haiz değildirler. Şeylerin “kendilerinde” olduklarını fakat “kendileri için” olmadıklarını, bu şeylerin var olduklarını fakat var olduklarını bilmediklerini, kendisinin var bulunduğunu bilenin insan bulunduğunu ve bu anlamda şeylerin “insan için” var olduklarını söyleyen Sartre’a gore, varoluşa haiz olan insandır ve o, bilinciyle varlığı varoluşa kavuşturur. Demek ki varoluş metafiziği, Sartre’da da tıpkı Heidegger’de olduğu şeklinde, insanı evrene, varlığa yada tarihe gore açıklamaya çalışan klasik töz metafiziklerinin yerine, ilk plana mevcud özneyi yerleştiren bir felsefeyi temsil eder.

Hakikaten de Sartre, temel eseri Varlık ve Hiçlik’te, varlığı iki ana bölgeye ayırır: Kendinde varlık ve kendisi için varlık. Bunlardan kendinde varlık, maddi dünya, organizma olarak gövde de dâhil olmak suretiyle, şuur dışındaki her şeydir. Buna gore, kendinde varlık, farklılaşmamış, hiçbir özelliği olmayan kaba varoluş olup her ne ise odur. Kendinde varlı k, ne mecburi ne de mümkün olan, hem olumsuzlamanın ve hem de olumlamanın aynı derecede ötesinde olan varlıktır. Mesela masamın üstünde duran şu sürahi, kendisinde her ne ise o olup olduğundan başka bir şey olması imkansız. Sürahi, var olmadan ilkin düşünülmüş ve hatta kim bilir onu meydana getiren insan tarafınca bir kağıt üstüne çizilmiştir. Sürahi, hususi olarak içine su konulacak bir şey diye tasarlanıp yapım edilmiştir.

Bir örneğe gore ve bir amaç için kullanılmak suretiyle yapım edilmiş olan bu sürahi bir kavram, bir düşünce, kısacası bir varoluş olmadan ilkin, bir öz olmuştur. Başka bir deyişle, kendindevarlık, şu demek oluyor ki şeyler ya da cansız varlıklar söz mevzusu olduğunda, “öz” “varoluş”tan ilkin gelir.  Kendinde varlık alanının, şuur yada kendisi için varlık yöntemiyle, sözü edilecek, hakkında konuşulacak bir dünya haline geldiğini; şuur yardımıyla dünyaya zamansallık, mekânsallık yüklendiğini söyleyen Sartre’da, varlık alanının ikinci ana bölgesi, bir tüm olarak varlığa anlam kazandıran kendisi için varlık ya da varoluştur. Kendisi için varlık, onda, normal olarak bir varoluşa haiz olan bilgili insan varlığına karşılık gelir. Varoluşa haiz bir varlık olduğundan, insanoğlunun doğası yoktur.

Şu çakıl taşının bir doğası, şu koltuğun bir aslı vardır; bu nesneler, tamamen her ne ise odurlar. Onlar kendinde varlıklar olup, onlar için “imkânlar” söz mevzusu değildir. Oysa varoluşa haiz bulunduğunun bilincinde olan insan, “kendisi için” varlıktır. Buna gore insanda, varoluş özden ilkin gelir. Benim kişiliğim öncesinden ve belli bir amaçla çizilmiş bir örneğe gore yapılmamıştır. O, öncesinden ve aslı tarafınca belirlenmiş bir varlık olmadan, oldukça kolay olarak yalnız vardır. İnsan, iyi düzenlenmiş ve bir plana gore şekillenmiş bir mekanizma değildir. İnsanın bir varoluşa haiz olması, onun ne değilse o olmasını, her ne ise o olmamasını ifade eder. İnsan, bu yüzden özünü yaratmak, kendini olduğundan başka biri haline getirmek, yaşamını anlamlandırmak zorundadır.

Bu, normal olarak, insanların, şeyler ya da nesneler şeklinde bir varlığa haiz olmalarının, onların her ne ise o olmalarını, varoluşa haiz olmaları ise ne değilseler o olmalarını, her ne iseler o olmamalarını ifade etmiş olduğu anlamına gelir. İnsan bu yüzden özgürlüğe mahkûm olan varlıktır. Bunu elde eden şey ise Sartre’a gore bilinçtir; şu demek oluyor ki bilgili bir mevcud olduğundan, beşeri varoluşun aslı yoktur. Şuur her veriyi nesne olarak koyduğu, onu aştığı yada hiçliğe dönüştürdüğü için, bilgili mevcud olarak insan varlığın tam karşıtıdır. Sartre’da da, insan ya da şuur, kaba ve olumsal kendinde varlıktan meydana gelen dünyada yalnız değildir; o, bir insanoğlu topluluğunun, özneler arası cemaatin bir parçası olarak var olur. Doğrusu, Sartre da insanı daima ötekiyle ilişki içinde olan bir varlık olarak görür. Bkz. Edebiyatta Varoluşçuluk (Egzistansiyalizm) Nedir?