TÜRKİYE’DE FELSEFE DÜŞÜNCESİ VE ÖNEMİ

Nermi hocanın (Uygur) “Türkiye’de felsefenin durumu isimli” söyleşi tarzı bilgilendirmesinden bu yana, Türkiye’de felsefe konusunda değişen hiçbir şey yok! diyebiliriz.

Ne Türkiye’ye özgü bir felsefe, ne buna niyetli öğretim kadrosu(!) şimdilerde felsefedeki tek övünç kaynağımız İonna Kuçuradi’nin insan haklarının felsefi temellendirişini  Ethik’le yapabiliyor oluşu(!) elbet bu konu da eleştirileriyle beraber anılmalıdır fakat hem konu hem eleştirileri meraklısıyla sınırlı kalıyor…  Neden acaba? Felsefe düşünüşü bizi cezp etmiyor?…

Felsefenin düşünce biçimlerinden biri olduğuyla başlayalım; diğer düşünüş biçimleri sembolik, animist, totemist, mistik-dini, felsefi ve bilimsel düşünüşlerdir. Özellikle A.Comte ve J.Piaget(felsefe tarihindeki “düşünce” üzerine yazılanlar konumuzun özüyle ilgili gibi görünse de “düşünce üzerine düşünme” hem felsefeyle ilgilidir hem de bu konunun da temellendirilmesi için bu yazı yol gösterici olacaktır) bu konuya hayli kafa yormuşlardır fakat yöntem konusunda yeterli olamadıkları için pozitif bilim batağına saplanıp idealist ve metafizik kalmışlardır insanlığa karşı… öz itibariyle düşüncenin konakları olan bu düşünüşler insanlık tarihinin üreyim problemiyle geliştirmek zorunda kaldıkları fikirlerin özüdür! Üretici güçlere göre bu öz dallanıp-budaklanır. Denklik yasasının kuruluşuna kadar düşünüş sembolik, animist ve totemisttir. Ortalama üç milyon yıl insanlık düşüncesi bu fikir özleriyle türleşmemenin yollarını aramıştır. Bu tarihi trajedi, atalarımız için ortalama 102 türe malolmuştur. Ne zamanki üreyim garanti altına alınmaya başlanmıştır işte o zaman kadının “statü olarak yüceldiği zaman” tarih sahnesine çıkmış(homo sapiens sapiens ) ve toplum biçimi olarak da barbarlığa geçilmiştir.

            Tüm bu gelişimleri bir çocuğun zihinsel gelişiminde görebiliriz; elbette bu insanın nerede, hangi toplum biçimlerine uğramış ataların genetik mirasıyla yaşadığını da bilmek zorundayız. Bir Afrika yerlisinden matematik dehası çıkma olasılığı kent kültüründe binlerce yıl ticaretle uğraşmış Yahudi çocuğundan daha azdır. Elbette bu onun iyi bir sporcu veya müzisyen olmayacağı anlamına gelmez… zencileri düşünün… bilim insanlarını düşünün…

            Biz asıl sorunumuza geçelim: Neden felsefe düşüncesi Antik Yunan düşünürlerinin “işi” olacak kadar gelişmiştir de Türk insanının bugün dahi ilgisini çekmemektedir(!)

            1- Asıl olarak felsefe ülkemizde “felsefe yapma lan” harici aşağılamaların ötesinde kendine yer bulmuştur ama bu yer Nietzche’nin dediği gibi “akademik ihtiyarlarla, akademik gençler arasında olup-biten zararsız bir gevezelikten ibaret kalıyor”. Yıllarca bu düşünce bireysel temellendirmeleriyle, bireyin kendini kurtarma reçeteleriyle tarihe tanıklık ve yol göstericilik telkiniyle varolabilmiştir. Bu tarihi görevi elbette küçümseyemem, felsefeyledir ki bireysel ve kuramsal düşünüş taçlanır! Üreyim kolektivizmini takip ederken peygamberler dinle biz şuurunu canlandırmaya çalışırlar, oysa felsefedir ki hem dini hem bizlik şuurunu bir kenara koyarak evreni kendi aklıyla temellendirmeye çalışır(Zaten çıkmaz sokağı da burasıdır felsefenin).

            2- İnsanoğlu elbette karşısındaki sorunları anlamak ve yorumlamak için yettiğini düşündüğü fikirleri kullanır; fikirle insanın önüne engel çıkartıyorsa yenisini kullanır, uydurur veya tüm toplum biçimlerinde olduğu gibi insanı ve doğayı yeniden ele alır. Kendini kurtarmak için toplumunu yıkar, yıkılmasına ses etmez. İşte ülkemizde felsefenin tutunmamasının diğer sebebi de ideolojik dövüşlere cevap veremiyor oluşudur. Boş lakırtıdan öte yeni yaşam biçimine açılan bir kapısı kalmamıştır felsefenin…

            Takdir etmeli ki insanımız hareketsiz, ölü, soyut akıl yürütme sistemlerinin yerine (doğaya yakınlık, göçerlik olduğu için sanırım) somut, eylemci ve eğlenceli, pratikte cevap veren akıl yürütmeleri yeğlemektedir.

            3- Tarihimizdeinsanımızı meşgul edensorunlara cevap tarikatından, dininden, kolektif eylemcilikten gelmiştir. Felsefeyle uğraşanlar dahi(Gazali, ibn-i Sina, Farabi, Suhreverdi, İbn Rüşt) ne bizlik şuurundan ne de dinden kurtulamadılar… o halde ne gerek var ki felsefeye deyiverdi Gazali de… Bireysel düşünüşe doğru bir kapıdır elbette Farabi’nin fikirleri Gazali’ye göre ama toplumsal temel uygun düşmedi Osmanlıda ve medreseden kovuldu Farabi’nin fikirleri de… bu hadise olurken mukata düzeni henüz tutmamıştır Osmanlı’da ve mezarlıklarda henüz yenidir farklılaşmalar “alp”ler arasında! 

            Neden tutunmadığını anladık da bundan sonra da felsefe “hiçbir nedenle” tutunamayacak mıdır? Sorusuna da cevap vermiş olalım…

            Elbette tutunacaktır! Merak edilmesin!insanımız yeni üreyim problemleriyle-cinsel seçimlerin devrimsel ritmiyle toplum ve aile biçimlerinin, yaşam biçimlerinin değiştiğini, doğa ve insan varoluşunun kendi varlığını tehdit ettiğini, toplumsallıktan bireyselliğe ve yeni kültür bunalımına doğru hızla girdiğini görüyor!

            Bu koşullarda düşünüş biçimi olarak dini kullanamayacaktır! Dinin doğayla ilgili fikri yoktur; insanla ilgili düşüncesi “kapitalizm”den başka bir şey değildir(aslında tefeci-bezirgan ticaretidir demek daha uygun düşer). Din evrenselleşen sistemin dayattığı evrensel sorunlara evrensel çözüm bulmasına yardım edemez. Din hâlâ savaşma nedenidir. İnsanlaşma nedeni değil…

Tarihte nasıl toplum biçimi konağı yakarak ilerlenemiyorsa, insanlaşamıyorsak, aynen bu şekil, felsefenin bireyselliği, kuramsal düşünüşü ve kuram içi tutarlılığı da bu zamanda belirecek ve anlaşılacak. İnsanlık meselesi soyutlanmış olacak ve üretici güçler seviyesine göre de somutlaşma olanağına kavuşacak. Ancak bu şekilde felsefe içi çevrimlerin düşüncenin konaklarına göre olduğunu ve bilimde de düşünce çevrimlerinin yöntemle devam ettiğini anlatabiliriz. Ancak bu şekilde fikirler bilim haline gelebilir ezberden kurtularak! DENKLİK YASASI da ancak bu yolla yaşam biçimi atılımına yol gösterici olabilecektir! Zira, dinden bilime geçiş imkânsızdır! Bilimsel düşünüş felsefeden sonra gelir; Avrupa tarihi düşünüş biçimi olarak bu yolu bize gösterdi ve bunu dayatmaktadır da, hem toplum biçimi olarak hem de ona uygun düşen düşünüş biçimi olarak…

Not: Doğanın ve toplumun beyni yoktur beyin kişilerdedir ve kişiler sistem içinde yalnızlaşarak düşünmeye zorlandıkları için bu süreç hızlı ve sistemden kopar gibi olacaktır.

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir