İçeriğe geç

Tekâsür Nedir?

Tekâsür sözcüğü; çoğalmak, artmak, üremek, türemek anlamlarını içerdiğinden dilimizde sözcüğü kendisinden daha iyi anlatabilecek tek bir karşılık bulmakta zorlanıyorum. Çokluk anlamındaki kesir, maddi zenginlik anlamına gelen iksâr, çok olmasını istemek mânâsındaki istiksâr, kezâ ekseriyet, kesret, miksâr sözcükleri de tekâsür sözcüğü gibi Arapça K-S-R mastarından türemiştir. Modern insanın gündelik yaşam döngüsünü en iyi anlatan sözcüklerin başında geldiğinden olsa gerek, kelimenin etimolojisi ve çağrıştırdıkları uzun bir araştırmanın konusu olabilir.

İnsan neden çoğaltma arzusunun esiridir? “Az ile yetinmek” derdi soy ağacımızın öyle çok da uzakta olmayan, kimi hâlâ yaşayan, canımız ciğerimiz, atamız, öğretmenimiz olan büyükleri… Azla yetinmek bir yana çokla da yetinemiyoruz artık; mevzu miktar değil, olandan adeta bir bıkkınlık ve o bıkkınlığı daha da çoğuyla giderme isteği; ziyadesiyle artan envai çeşit eşyaya rağmen gitmeyen aynı bıkkınlık; üstüne üstlük eşya çoğaldıkça artan sorumlulukla birlikte eşyayı sahiplenip koruma çabası ve bu çabanın getirdiği daha da büyük bir yılgınlık… Neticede, insana hizmet için üretildiği farz edilen eşyanın, insan tarafından kılık değiştirilerek efendi, insanınsa iradesiyle köle haline gelmesi sonucunda insan eşyaya hizmet eder hale gelmektedir.

Çoğaltma arzusunun altında yatan nedenler çeşitli şekillerde açıklanmaktadır. Jung’a göre,  tarım öncesi dönemde avcı-toplayıcı grupların, tüketebileceklerinden fazla yiyecek biriktirmeleri, kıtlık, soğuk ve uzun süren kışlar gibi zorlayıcı dönemleri sağ kalarak atlatmalarını kolaylaştırarak  evrimsel bir avantaj sağlamaktadır. Bu bakımdan biriktirmek, insanın en temel ihtiyaçlarından olan güvenlik/güvendelik duygusunu tatmin ettiğinden, evrimsel bir getiri olarak yorumlanmaktadır. Fakat mevcut koşullar düşünüldüğünde, insanın ihtiyacının çok ötesinde, üstelik sağ kalımını destekleyecek nitelikte olmayan pek çok tüketim nesnesini biriktirir hâle geldiğini görüyoruz. Evrimsel avantaj, günümüz koşullarında insanı köleleştiren bir dezavantaja dönüşebiliyor.

Biriktirmek, yeni bir şeyler almak için alışverişe çıkmak; aslen çok az şey üzerinde tasarruf etme yetisine sahip biz insan evlatlarının, şu şaşkın dünyamızda, bir şeyleri kontrol edebildiğimiz hissiyatını, hatta yanılsamasını sağlamak suretiyle varoluşsal anksiyetemizi azaltmakta, sonluluğumuzun inkârını desteklemekte, kısa süreli de olsa bir rahatlama sağlamaktadır. Zira bu rahatlama hakikaten de kısa sürelidir ve maalesef gönül yâremize merhem değildir ki, yeni bir şeylere sahip olma ihtiyacı hemen yeniden kaplar kısır döngüye sıkıştığını fark etmeyen ruhumuzu.

Kızım dün kütüphanemizden taşıp artık yatak başlarındaki komodinlerin üzerini ve hatta yatağın arkasına yaptırdığımız seyyar kitaplığın raflarını dolduran kitaplarıma bakıp, anne ne kadar çok kitabın var ve daha bunların çoğunu okumadın, dedi. Doğru, çok doğru söyledi. Fırsat bulduğum her ân, susuz kalmış birinin kana kana su içmesi gibi kitaplara sarılan ben ve eşim, yine de okuyabildiğimizden çok çok daha fazla kitaba sahibiz ve bir koleksiyoncu titizliğiyle de ilgi alanlarımızdaki kitapları biriktirmeye devam ediyoruz. Japoncada, okuyabileceğinden fazla kitap biriktirme durumuna tsundoku deniliyor. Ama inanın veya inanmayın, yanımın yöremin, gözümü açtığımda başucumun kitaplarla dolu olması bana müthiş bir güven ve özgürlük duygusu veriyor. En azından, diyorum, görece masum, zihinlere hitap eden, insanın kendisini bulmasına yardım eden ve evlatlarıma devredebileceğim bir koleksiyon… 

Peki her sezon değişen dünya modasına kıyısından köşesinden, bir şekilde uyumlanma çabası? Milyarlarca dolarlık müthiş bir sektör moda sektörü; önce “bu da nesi?” diyerek burun kıvırdığımız görsel absürtleri kısa bir süre içinde sahiplenip giyme çabamız? Mesela benim, o çok sevdiğim markanın yeni bir çanta modeline, hiç çantam yokmuş gibi hatırı sayılır bir para harcayıp çantayı almam? Oysa işlevsel olarak, bez kumaştan bir torba da çanta işlevi görürdü; görürdü ama aynı hazzı vermezdi dediğinizi duyar gibiyim. Evet doğru, aynı hazzı vermezdi ve fakat ben araştırmacıların yalancısıyım; o çok sevdiğim marka çantayı takmanın verdiği haz da o kadar uzun süreli değilmiş. Neden modayı bu kadar yakından takip ederek, verdiği haz bile çok kısa süreli olan ürünler piyasasına kendi çapımızda servet harcıyoruz? Elbette bu sorunun cevabı ayrı bir makalenin konusu olacak kadar irdelenebilir. Estetik kaygısı, görselliğin zihinlerimizde daha fazla uyarana yol açması, belirli bir gruba ait hissetmenin getirdiği statü endişesi vs… 

O halde neden? Neden bir günümüzün önemli bir bölümünü, bize kalıcı bir fayda sağlamayacağını içten içe bildiğimiz nesneleri biriktirmekle harcıyoruz? Öngörüsüzlük mü yoksa olsa olsa en fazla 100 yıl yaşayabilecek insanoğlunun uzgörü eksikliği mi? Hem hepsi hem hiçbiri…

O halde şöyle devam edelim: Genel kanının aksine, bence bir lokma bir hırka yaşamak dervişperver bir yaşantının başat koşulu olarak düşünülmemelidir. İnsan her durumda olduğu gibi, ifrata kaçmadan, maddî ve vicdanî sınırları dâhilinde dünyanın nimetlerinden, geri plandaki duygu, düşünce veya güdüleri ne olursa olsun, istifade edebilmelidir. Zira her çağın kendi  estetik, psikolojik, ekolojik, sosyolojik koşulları vardır. Önemli olan bu koşulların kurbanı olmadan, gereksinimleri ihtiyari zevklerden ayırarak, sahiplenmeyi amaç haline getirmeme farkındalığında bir yaşam sürebilmektir.

Ne kadar inkâr edersek edelim, ölüm kaçınılmazdır ve ne zaman gerçekleşeceği belirsizdir. O halde rasyonel olan, her günü ve mümkünse her ânı kıymet olarak idrak edip ölürken neyle meşgul olmayı, nerede ve ne üzere olmayı istediğini zaman zaman tahayyül etmektir. İnsanın kendisine böyle bir ölçü koyması olur da işe yarar. Bu tahayyülün amacı kalbi daraltmak değil, bilâkis kalbi zamanın dostu kılmaktır; zira zaman, handiyse yerine konulamayacak yegâne değerlerden biridir. 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir