Suç Psikolojisi ve Tövbe

Suçluluk Psikolojisi

Suç işleme ve suçluluk duyma ile insanın doğası arasında ne tür bir ilişki vardır?

 Suça ilişkin olarak geliştirilen tüm tanımlarda suç olgusu bir toplumda belirli bir dönemde var olan idealler, gelenekler ve değerler sistemi çerçevesinde geliştirilen normlara uygun olmayan, bu düzenden sapan davranışlar olarak ele alınmaktadır.(Öğün,1999) Psikoloji sözlüğünde suçluluk duygusu şöyle tanımlanmaktadır.

 Suçluluk Duygusu: Kanunen ve dinen yasaklanan, ya da ahlaki açıdan ayıplanan bir şey yaptığımız, toplumun ahlaki normlarını, ya da kendi standartlarımızı çiğnediğimiz düşüncesinin yarattığı pişmanlık ve rahatsızlık duygusudur.

 Patolojik suçluluk duygusu, gerçek veya hayali ihlallere yönelik oldukça abartılı bir tepkidir. Bu tepki bazen paranoid bir kuruntu derecesine varabilir. Psikanalizde bu duygular ego ile ahlaki otorite olan süperego arasındaki çatışmayla tanımlanır (Budak, 2000).

 Nevrotik Suçluluk Duygusu: Kaygıya, öz-saygının kaybedilmesine çatışmalara yol açan gerçek veya hayali bir ihlalden kaynaklanan bir suçluluk duygusudur. Psikanalizde bu duygunun, ego ile süperego arasındaki çatışmadan kaynaklandığı ve bilinçsiz veya bilinçli bir cezalandırılma korkusuyla ilişkili bir kaygı şeklinde kendini gösterdiği varsayılır.

 Suçluluk duygusu, biri yanlış olduğunu düşündüğü bir şey yaptığında ortaya çıkar. Yani bu noktada farkındalık söz konusudur. Kişi herhangi bir nedenle suçluluk duyduğunda, genellikle, bu duygunsu azaltmaya çalışır(Wallington, 1973; Akt. Dönmez,1989). Suçluluk duygusu içindeki insanlar, suçluluk duymayanlarla karşılaştırıldıklarında, yardım etmeye daha eğilimli olacaklardır. Bir dizi araştırma bu görüşü desteklemektedir( Dönmez, 1989),

 İslam dininin suç, suçun telafisi ve suçlunun sağaltımı konusundaki yaklaşımı nedir?

 İslam dini suçu, kişinin “yapısal” yani kişilik özellikleri ile, “kurumsal” yani çevresel faktörlerin ortak ürünü olarak açıklar, işlenen bir suçta kişinin ve çevrenin ortak rolü vardır. Fakat işlenmiş olan bir suçta çevrenin olumsuz etkisi ne kadar fazla olursa olsun hiçbir zaman suçlun kişisel sorumluluğunu sıfıra indirgemez. İslam’ın suçun telafisi ve suçlunun tedavisi konusunda teklif ettiği çözümler vardır. Tövbe bunlardan biridir.

Tövbe Kavramı ve Temelleri

 Din Psikolojisi alanında Fırat’ın (2000) Şahsiyet Gelişiminde Tövbenin Fonksiyonu ile Yapıcı’nın (1997) İslam’da Tövbe ve Dini Yaşayıştaki Rolü başlıklı çalışmalarında tövbe kavramı işlenmiştir

 İstiğfar kelimesi, Arapça GFR kökünün, istek bildirme kalıbından türemiş bir isimdir. Kök anlamı, bir şeyin üstüne örtmek demektir, bu açıdan Kuran’da Allah’ın gafur olarak isimlendirildiği bir çok ayette O’nun hataları örten ve affeden olduğu açıklanmaktadır.

 İnsanı tövbeye götüren ve onu motive eden “affedilmenin istenmesi” yani istiğfar yaşantısıdır. İstiğfar bireyin Allah’tan yardım dilemesi anlamına gelirken, tövbe insanın kendi çabasının ürünüdür. Bu anlamda istiğfar bireyin Allah’tan kendisini tövbe konusunda başarılı kılmasını istemesidir. Bu nedenle ayetlerde çoğu zaman istiğfar tövbeden önce kullanılmaktadır.

 Elmalılı Hamdi Yazır ise “Rabbinizden af talep edin ve sonra O’na tövbe edin (11/3) ayetini aynı surenin bir başka ayetiyle bağlantı kurarak açıklar: Allah’tan bağışlanma isteme, inanç ve Salih amel insanın özbilincinden doğan kendine ve başkalarına yararlı, üretici eylemlerle olacaktır. Bundan dolayı kalpte hissedilmeyen kuru bir af isteğiyle kalınmamalı ve O’na tövbe edilmelidir, diyerek istiğfar ile tövbenin mutlaka beraber bulunması gerektiğini ifade eder (Yazır, 1992i IV s. 515)

 Tövbe ile istiğfarın birbirinden ayrı yaşayışlar olduğuna şu ayette de işaret edilmektedir. “Ey Muhammed! Hem kendinin, hem de mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların günahlarının bağışlanmasını dile, istiğfar et (47/19). Ayetten anlaşıldığı gibi istiğfar hem kişinin kendi şahsına hem de başkalarına yönelik olarak yapılabilmektedir. Çünkü istiğfar bireyin kendisinin veya başkalarının hatalarının bağışlanmasını içeren bir dua çeşididir.

 İstiğfarı bir tür itiraf olarak düşünebiliriz. Her dinde kültürde bu itiraf farklı gerçekleşebilir. Mesela, İslam’da günahın itirafı Allah’a yapılırken Hıristiyanlıkta dinin temsilcinin huzurunda yapılır. Günlük hayatta da insanlar çoğu kez bir dosta ve arkadaşa kendini sıkıştıran ya da bunaltan duygularını, düşüncelerini ve suç sayılan fikirlerini itiraf etmek suretiyle rahatlamak isterler.

 Bir kudsi hadiste; “Allah der ki; Ey insan: Sen bana tövbe edip, benim affetmemi ümit ettikçe, ne kadar hata işlemiş olsan da aldırmam. Seni affederim. Ey insan: Senin günahın gökyüzünün bulutları kadar bile olsa, sen benden af dilediğin müddetçe, günahının çokluğuna bakmam, seni affederim. Ey insan: Bana yeryüzü dolusu hata ile gelsen, sonunda hiçbir şirk koşmaksızın bana kavuşsan seni arz dolusu mağfiretimle karşılarım(Buhari, Sahih IV, s.2563-2564). Bu hadis “Allah çok tövbe edenleri sever.” (2/222) ayetiyle bütünleşmektedir.

 Tövbe; “dönmek” anlamına gelen Arapça “TVB” kökünden türemiş bir kavramdır. Dini terminolojide, insanın kendine be başkalarına zarar veren düşünce ve davranışlarının farkına varması, bir daha yapmamaya karar vermesi, iyi ve güzel olana yönelmesidir.

 Tövbe, kavrama bağlı harfi cerlerle (preposition) yeni ve özel anlamlara doğru da açılmaktadır.

  1. Tövbe, kendi başına veya ila harfi ceriyle “dönmek” anlamına gelir. Burada dönmek iki boyutta değerlendirilebilir; hatayı insanı kendinden-fıtratından uzaklaştıran şeyler olarak tanımladığımızda, tövbe insanın özüne dönmesidir.
  2. Tövbe, ‘ala preposition’u ile kullanıldığında “affetmek” anlamı ortaya çıkmaktadır. Bu, hata işleyen insanın hatasından kurtulmasını gerçekleştiren affetmenin harekete geçirilmesi, yani insanın öncelikle hatasını fark edip kendini affetmesi, keşkelerinden arınması ve kendisiyle barışmasıdır. Bu barış beraberinde, insanın Yaratanıyla iletişimindeki barışı da getirir(2/54, 128, 160; 4/16; 5/39; 33/24)

 Dinlerde Tövbe

 Yahudilikte Tövbe: Yahudi kutsal kitabında tövbeyi ifade etmek amacıyla “dönmek”, “geri gelmek” anlamına gelen “şuv” fiili kullanılmaktadır. Bu fiil, genelde Tanrı’ya ve dolayısıyla O’nun emrettiği yaşayış tarzına dönme, yani tövbe etme anlamına gelmektedir. Yahudi Kutsal Kitabı Tanah’ta tövbeyle ilgili çeşitli ifadeler bulunmaktadır. Eski Ahit’te “tövbe”, daha çok kalbin arındırılması ve Tanrı’ya döndürülmesi şeklindeki ifadelerle dile getirilmiştir: “işlemiş olduğunuz hataların hepsini üzerinizden atın; kendinize yeni yürek ve yeni ruh yapın…”

 Maymonides’e göre tövbe, hatayı zihinden söküp atarak onu tamamen unutmak ve bir daha da dönmemeye karar vermektir.

 Tövbe aynı zamanda hatanın yok edilemez bir şey olmadığının ispatı ve insanın kendi geleceği üzerinde söz sahibi olduğunun göstergesidir.

 İnsan hata yapmakla yaratılış amacından ayrılmakta; buna bağlı olarak da Tanrı’ya yabancılaşmaktadır. Bu duruma düşen bir insanın tabiatına, yaratılış amacına ve dolayısıyla da Tanrı’ya dönmesi ancak tövbe ile mümkündür.

 Hıristiyanlıkta Tövbe: Eski Ahit’ten Yetmişler Çevirisi’nde kişinin düşüncesini, fikrini değiştirmesi anlamına gelen “metanoia” ve “metameleia” kelimeleri kullanılmıştır. Aslında metonia ve metameleia kelimeleri, Hıristiyanlık öncesi Grekçe’de “tövbe” anlamında kullanılmamış ve daha çok, pişman olmayı, tavır ve düşünce değiştirmeyi ifade etmiştir. Hıristiyanlık sonrasında Grekçe yazılan Yeni Ahitler’de ise, bu iki kelime tövbe anlamında kullanılmaya başlanmıştır (Katar, 2003, s.81)

 Hıristiyanlıkta tövbenin kabulü konusunda, Tanrı’nın yanında kilisenin de bir rolü bulunmaktadır. Çünkü tövbe uygulaması kilise denetiminde yapılmakta ve sonuçta “Kilise Affı”  verilmektedir. Kefarette bulunanlar, kilise tarafından affedilmekte ve bu af vasıtasıyla Tanrı’nın da affını kazanmaktadır.

 Hıristiyanlığa göre Tanrı, hatanın kötülüğünü ve kendisinin affetme arzusunu belirterek kullarını tövbeye çağırmaktadır. O, sabır ve merhametle hatalı kullarının kendisine dönmesini beklemektedir.

 Hıristiyanlığa göre Tanrı, tövbekar kullarını affederken onların tam anlamıyla buna layık olup olmadıklarına da önem vermez. Hatadan kurtulmak için az bir çabası olan kullarını da affeder.

 Protestanlığın öncüsü olarak kabul edilen Martin Luther ’e göre, ne kadar kutsal olursa olsun, hiçbir insan başkasının hatalarını affedemez. Kilise ve ruhban sınıfının, Tanrı’dan gelen bu ilahi rahmetin önünü kesme yetkisi yoktur. Bu nedenle Luther, tövbekarların uzlette kalarak sert temrinlerle kendilerini cezalandırmalarına karşı çıkmış ve insanları Tanrı’nın affına güvenmeye çağırmıştır ve korkuya dayalı tövbe anlayışını reddetmiştir. Ona güre, korkudan değil, sevgiden dolayı tövbe etmek esastır. İnsanda, Tanrı sevgisi ve iman oluşunca, günahtan dolayı korkunun olmadığı bir pişmanlık ortaya çıkar. Bu pişmanlık ise insanı itirafa görür. Luther itirafı, faydalı ve hatta zaruri bir şey olarak kabul etmektedir.

 İslamda Tövbe: Kuran tövbe konusundaki yaklaşımını sergilerken insanın hem hata yapmaya, hem de hatalarından vazgeçebilmeye eğilimli olduğu fikrinden hareket etmektedir.

 Kuran’a göre hiçbir insan tövbe ihtiyacı dışında kalamaz. Diğer bir ifadeyle hem inananlar hem de inanmayanlar tövbe edebilir. “Ey iman edenler! Hep birden Allah’a tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz” (24/31) ayetinde Allah’a inananları hata yaptıkları zaman tövbeye davet etmektedir. Ancak Allah’ın bu daveti inanan insanlarla sınırlı kalmamakta bir çok ayette inanmayan kişilerde tövbe ile İslam dinine çağrılmaktadır.(2/159-160;37/86-88;6/153;9/3,5,1)

 “Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönlünüze sindirmiştir. Küfrü (isyancılığı), isyanı (Allah’ın emirlerine karşı gelmeyi) ve fıskı(günah işlemeyi) da size çirkin göstermiştir.”(49/7)

 Sonuç olarak söylemek gerekirse İslam’a göre tövbe, Yaratıcı-kul ilişkisinde sürekli devrede olan bir mekanizmadır. Kuran bu ilişkinin sürekliliğini ısrarlı bir şekilde korumak istemektedir. İnsanın tövbe faaliyetine katılması Kuran’ın temel istekleri arasında yer almaktadır.

 Tövbe, işlenmiş hatalardan kurtulma ve bağışlanma aracı olarak ele alındığı için, tövbenin silemeyeceği hiçbir hata yoktur. Bu prensip Kuran’da çok net bir biçimde ortaya konmuş ve “(Tarafımdan onlara) de ki: Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarımi Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah büyün hataları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan çok esirgeyendir.” denmiştir.

Özetle üç din de, temelde yanlışlardan kurtulmak için tövbe etmeyi benimserken, tövbenin sonucuna yönelik beklentileri arasında farklar bulunmaktadır. Her bela ve felaketin, işlenen yanlışın bir cezası olarak algılandığı Yahudilikte, her şeyden önce tövbe ederek dünyevi acı ve sıkıntılardan kurtuluş hedeflenmiştir. Bu nedenle özellikle ilk yüzyıllarda, ahirete yönelik bir düşünceden dolayı tövbe etmeye rastlanmamaktadır. Buna göre tövbenin amacı, hatayla gücendirilen Tanrı’nın rızasını yeniden kazanarak, ilahi affa erişmek ve böylece hataların dünyevi cezası olarak görülen bela ve sıkıntıdan kurtulmaktır. Sonuçta Yahudilikte, hata ve hatanın cezasının tamamen dünyevi bir çerçevede değerlendirildiği, meselenin uhrevi boyutuna hemen hiç önem verilmediği ortaya çıkmaktadır. Hıristiyanlıkta ise, Yahudiliktekinin tam tersine bir tutumla konunun uhrevi boyutu ön plana çıkarılmaktadır. Buna göre “Göklerin Melekutu” yakındır. Gelecek olan bu Tanrı krallığında yaşam, ancak hatalardan tövbe ederek, Mesih İsa’ya inanmakla mümkündür. Bu tavırla, Hıristiyanlıkta konunun dünyevi yönüne hemen hiç önem verilmemekte, özellikle ilk yüzyıllar dünyanın sonunun çok yakın olduğu inancıyla hareket edilmektedir. İslamiyet’te ise, önceki iki dinin farklı kutuplarındaki bu aşırı tutumlarının aksine, orta bir yol tutulmuştur. Buna göre insan, her şeyden önce Allah’ın rızasına ulaşmak ve kendisiyle barışık olmak amacıyla tövbe etmelidir. Öncelikle bu amaçla yapılan tövbe sayesinde kişi, hatanın uhrevi boyutuyla birlikte dünyevi birtakım zararlarından da kurtulabilecektir.

 Tövbenin kabulü konusunda da, dinler arasında farklılıklar bulunmaktadır. Yahudilikte tövbeleri kabul etme yetkisi, sadece Tanrı’ya aittir; kimse bu yetkiye aracı veya ortak olamaz. Tanrı tamamen kendisine ait olan bu yetkiyle tövbe eden kullarının yanlışlarını affetmektedir. Bu konuda Yahudilikle İslam arasında bir bezerlik bulunmaktadır. Hıristiyanlıkta ise, af konusu oldukça farklıdır. Çünkü Tanrı ve İsa adına bu affı verme yetkisi ruhban sınıfına aittir. Tövbe amaçlı uygulamalardan sonra rahip, tövbekara bu affı vermektedir. Havarilerden kiliseye geçen bu yetkiye göre, onların affettiğini Tanrı’da affetmektedir. İslam’da ise kullarını affetmek ve onların tövbelerini kabul etmek, tamamen Allah’a mahsustur (Katar,2003, s.179 – 184)

 Tövbeyi, hem insanın ruhen Allah’a yönelişi hem de Allah’ın kendisine yönelen insana bağışlayıcılık vasfıyla dönmesi, yani her iki tarafın birbirine yaklaşması olarak yorumlayan Yapıcı’nın yaklaşımı insan-Allah iletişiminde tövbenin etkisini özetlemektedir.(Yapıcı, 1997, s.86)

Peygamber Örneğinde Tövbe

Hz. Adem ve Eşinin Tövbeleri

 Hz. Adem ve eşi hatalarını fark ettiklerinde, pişmanlık duyarak tövbe ettiler. Onların tövbeleri kendi iradelerini kullanmaları sonucunda meydana gelmiştir. Çünkü özgür irade iyiliği ya da kötülüğü seçmede en önemli şartı oluşturmaktadır. Bu açıdan özgür iradesiyle hata yapan Hz. Âdem’le eşi Havva yine özgür iradeleriyle tövbe etmiş olmaktadırlar. İlk insanın tövbeyi tercih etme hürriyeti aksini seçme hürriyetini de içermektedir.

 Dediler ki; “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan kaybedenlerden oluruz.”(7/23)

 Hz. Adem ile eşi Havva’nın bu itirafları, pişmanlık duygusu içerisinde bağışlanma istekleri tövbenin psikolojik oluşumunu ortaya çıkarmaktadır. Onların ruhsal hallerinin gittikçe yoğunlaşması tövbe etmeleriyle sonuçlanmıştır. Sonuçta böyle bir psikolojik hal içinde tövbe eden Hz. Adem’le eşini tövbelerini Allah kabul etmiştir. Söz konusu bu kıssaya göre bu ilk günah ve ilk tövbe olayı günah işleyenlerin her zaman tövbe ederek daha iyi bir insan olabileceklerini de göstermiş olmaktadır.

Hz. Muhammed’in Tövbe Yaşantısı

Hz. Muhammed’in zaman zaman tövbeye yöneldiğini gerek Kuran’dan, gerek hadis literatüründen öğreniyoruz.

  Ayrıca Hz. Muhammed “Ben günde yetmiş defadan fazla tövbe ve istiğfar etmekteyim” demiştir (Buhari, Sahih, IV s.2192). Dönüşüm anlamıyla tövbe gelişmeyi de içermektedir. Aslında hayatın akışı içinde ilerlerken farkındalıklarımızla önceki anlayışımızın, yaşantılarımızın yeterli olmadığını kavrayabiliyoruz ve yeni kararlar alabiliyoruz. Böylece oluşa katılıyoruz. “Allah her an yaratmadadır” ayetini bireysel boyutta gerçekleştirmiş oluyoruz. Tıpkı Mevlana’nın “her an yeniden doğarız, bizden kim usana” sözünde olduğu gibi. Hz. Muhammed’in hadisini de bu anlayışla yorumlayabiliriz: Arapça da yedi rakamı öz ve içerikli olanı, çokluğu ifade eder. Hz. Muhammed öylesine gelişim ve kendini yenileme içindeydi ki, bir önceki anlayışını eksik bulup, yeni anlayışıyla hayatına devam ediyordu. Hayata yönelik bu yaklaşımını şöyle dua ederek kelimelere yansıtıyordu; “Allah’ım beni gerçeğe en yakın doğruya ulaştır.” Bu sözünde gerçeğin Allah’ın katında olduğunu vurgular. “Her bilenin üstünde hakkıyla bilen vardır” ve “İnanan bildiğinin öğretmeni bilmediğinin öğrencisidir” sözleriyle de doğrudaki gelişmeye dikkatimizi çeker. “Eğer siz hata işlemeseydiniz, Allah sizi yok eder ve yerinize hata işleyen sonrada kendisinden af dileyen bir topluluk yaratırdı.” Sözüyle de insan hayatı için hatanın,  tekrarlanmadığı sürece öğrenme ve gelişme fırsatı olduğunu açıklar (Müslim, Sahih IV, s.2105-2106).

Özetle, Hz. Muhammed geçmişi, bugünü ve geleceği kapsayan tövbe anlayışıyla insanlık için model olmuştur.

Tövbe Süreci

Tövbe insandaki bilinç seviyelerine göre, korku ve ümit hisleri eşliğinde çeşitli derecelerdeki hata ve kusurları bırakarak daha iyiye, daha güzele, ideal olana yönelme, eksikliğini görüp kendini bütünleme, böylece şahsiyetini olgunlaştırma yolunda bir yöntem, bir araç özelliği taşımaktadır. Her seviyedeki insanı bulunduğu düzeyden bir üst düzeye çıkarma, her bilinç düzeyinde ilerlemeyi sağlama konusunda bir vasıtadır. Kişiliğin gelişme sürecinde tıkanmaları, sapmaları önleyerek ilerlemedeki akışı kolaylaştırmaktadır. Tövbede insanın inandığı değerle kendi arasına başka bir insanın girmesi söz konusu değildir. Özgün benliği ile Aşkın Varlık arasındaki ilişkiyi insan bizzat kendisi kurmaktadır.

 Tövbe süreci bir halden başka bir hale dönüşmeyi içerir. Dört aşamadır.

Farkındalık

   Kuran’ı Kerim’de Yaratanımız, önce insanın yapageldiği hataları sayıyor, ardından tövbe edilmesi gerektiğine dikkatimizi çekiyor. Buna göre hata yapmak insanın özelliğidir. Hatada ısrar ise istenmeyen bir durumdur.

 “ Ey iman edenler! -Allah’a ve kendine güvenenler-, bir topluluk bir diğerini alaya almasın, belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasınlar, belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın. Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın, imandan sonra, yani güveni hayatının her alanında gerçekleştirdikten sonra, doğru yoldan ayrılmak ne kötü şeydir. Kim de tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”

 Farkındalık, varoluşun kilitlerini açar. İnsanın kendinin bilincinde olarak etrafında olup biten her şeye yanıt verme bilinciyle yaşaması demektir. Osho, “gerçek hata farkında olmamaktır. Gerçek erdem ise farkında olmaktır. Ne yaparsan yap, senin erdemlerin dahi farkında olmadığında erdem değildir, eğer farkındaysan şiddet kullanman hiç mümkün değildir” diyor ve Buda’nın şu sözlerini aktarıyor: “Eğer bir evin içinde ışık varsa hırsızlar ondan kaçınır ve eğer bekçi uyanıksa hiç denemeye bile kalkmazlar. Ve şayet insanlar içeride yürüyor, konuşuyorlarsa ve uykuya dalmamışlarsa hırsızların eve girmeleri ve hatta düşünmeleri bile imkânsızdır.” Aynı durum insan içinde geçerlidir. İçinde ışık yanan insana olumsuz hiçbir düşünce giremez.(Osho, 2004, s. 176)

Kendini affetme

   Farkındalık yaşantısında hem hatalarımızı hem de öz benliğimizi fark ederiz. Hatalarımızı fark ettiğimiz noktada utanç, suçluluk, kendine ve “bunu bana neden yaptırdı” şeklinde başkalarına dönük öfke oluşabilmektedir. Bu noktada insan kendini affetmeye ihtiyaç duymaktadır.

 Kendini affeden ve keşkelerinden arınan insanın kendine saygı düzeyi yükselir. Böylece güçlenen insan mutluluk yönünden seçimlerde bulunur.

 Tövbenin bireysel ve ilahi boyutunun insanda ortaya çıkardığı sonuç ruhen mutluluk hissetmesi ve iç huzura ulaşmadır. Kuran’ın “ Ey inanlar! Topluca Allah’a tövbe ederseniz umulur ki mutluluğa (feraha) ulaşanlardan olursunuz” (24/31) ayeti tövbeyi bireyin kurtuluşa ve buna bağlı olarak mutluluğa erme vasıtası olarak görmekte, tövbe eden insanı da mutluluğa ermiş insanlar olarak kabul etmektedir.

İnsanın özbilincinden doğan, değerlerle beslenen kendine ve başkalarına yararlı, barışa yönelik eylemler üretme

Vicdan doğru ilkelere uyup uymadığımızı sezen, bizi onların düzeyine yükselten doğal bir veridir.

 Özbilinç sahibi olur olmaz yaşamımıza yön verecek hedefleri ilkeleri seçmemiz gerekir. Aksi halde, o boşluk başka bir şey tarafından doldurulur.

 Covey vicdanın eyleme geçme sürecini yükselen sarmalla şekle dökmektedir: Önce öğreniyoruz, sonra öğrendiklerimizi benimsiyoruz, içselleştiriyoruz, onlara bağlanıyoruz ve eyleme geçiyoruz, öğrendiklerimizi yaşıyoruz (Covey, 1997, 327-328). Kuran’ı Kerimde bu yaşantı “Salih ameller” olarak ifade edilmektedir.

 Ayrıca ferdin pişmanlık duyması ve tövbe etmesi son aşama değildir. Gerçekte kişinin tövbe etmesinden sonra sergileyeceği davranış biçimi önemlidir. Çünkü tövbenin akabinde meydana gelen davranışlar ya bireyin içdünyasında yaşadığı psikolojik duyguları kökleştirir ya da onun henüz yeni filizlenmiş olan duygularını yok eder. Bundan hareketle tövbe ruhsal olarak cereyan ettiği halde bunun kalitesini ve devamlılığını bireyin eylemlerinde aramak gerektiğini söyleyebiliriz.

Kararlılık ve kalıcılık

      Ferahlamanın kendisi de silinip gitme eğilimindedir. Sonsuza dek sürebilen gelişimin verdiği hazzın yanında kalıcı değil süreksiz ve dayanıksız olacaktır. İnsanın affedilmeyi istemesi onu rahatlatabilir ama tövbe etmek insan gelişim sürecine katkıda bulunacağı için kalıcı bir mutluluk sağlayacaktır.

 Hz. Ali’ye sık sık tövbe edip her defasında tekrar hata işleyen bir kimsenin durumu sorulduğunda o,”kişi tövbede istikrarı yakalayana kadar tövbeye devam etmeli” diyerek, tövbede aslolanın “kararlılık” olduğunu vurgulamaktadır.

Bir yorum ekleyin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir