Nietzsche Felsefesi ve Üstinsan Tanımı

tarafından
121
Nietzsche Felsefesi ve Üstinsan Tanımı

Nietzsche Felsefesi: 19. Yüzyıl Filozoflarından Friedrich Wilhelm Nietzsche (1844-25.8.1900) yaşamı bakımından 19. Yüzyıla, felsefesi ve yol açmış olduğu etkisinde bırakır bakımından ise hem 20. yüzyıla hem de geleceğe aittir. ‘Gelecek’ terimi ve ‘insanoğlunun geleceği’ problemi, onun üstünde en oldukça durduğu sorunların önderlik yapar. Nietzsche, oldukça yönlü bir insandır: filolog, yazar, filozoftur. Fakat bununla beraber şairdir. Neredeyse tüm eserlerinde düşünsel yön ile yazınsal/sanat içerikli yönlerin iç içe geçmiş bulunduğunu saptayabiliriz. Nietzsche’de felsefi ve güzel duyu öğeler devamlı beraber, birbirini gerektiren bir halde bulunur. Şu demek oluyor ki felsefe ile şiir arasındaki ilişki, onun insan anlayışıyla bağıntılıdır. Nietzsche insanı, yaşama eylemleri içinde gerçekleşecek, ortaya çıkacak bir yetkin varlık (bütünlük) olarak düşündüğü için, bu bütünlüğün gerek oluşmasında gerekse kavranılmasında hem akılsal (felsefi) hem de coşkusal (güzel duyu) boyutlar ayrılmaz halde birbirine bağlıdır.

İnsan ve kültürle ilgili problemler başlıca ilgi konusunu oluşturduğu için, onu bir kültür filozofu olarak görebiliriz. Bir kültür filozofu olarak Nietzsche, tüm yaşamı süresince, bir insan ve kültür felsefesi oluşturmuştur. (Bu felsefe uğraşında bilhassa nihilizm problemiyle bir hesaplaşma ve gene bununla bağıntılı olarak üstinsan terimi ve düşüncesinin işlenmesi söz mevzusudur.) Onun felsefesi bununla beraber bir kültür eleştirisi olma hususi durumunu taşımıştır. Nietzsche’nin Avrupa kültürünün en kuvvetli eleştiricilerinden biri sayılması da, haklı nedenlere dayanmaktadır. Bu sebeple onun kadar kendisiyle, toplumuyla, tarihiyle ve kültürüyle yürekli bir halde hesaplaşmayı deneyen kimse pek olmamıştır. Avrupa kültürü ve felsefesinin karşımıza çıkan en mühim problemlerinden biri ve kim bilir başlıcası olan nihilizmden kurtulmak için, aslına bakarsak ona yol açan şeylere sarılma eğiliminin ağır basması da, insanların, gerçek anlamda nihilizmle hesaplaşmayı göze alamadıklarının göstergesidir.

Nietzsche’nin adıyla beraber bir çok insanoğlunun aklına ilk gelen başlıca bazı kavram ve deyimler mevcuttur: “iyinin ve kötünün ötesi”, “değerlerin tekrardan değerlendirilmesi”, “tanrının ölümü”, “üstinsan”, “güç istemi” vb. Hakkaten de bu ve benzeri kavramlar/sözcükler Nietzsche’nin tüm yapıtlarında sıkça yer alırlar. Sadece insanların belleğinde iz bıraktığı anlaşılan bu kavramların devamlı doğru halde ya da filozofun öngördüğü halde anlaşılmış bulunduğunu söylemek de mümkün görünmemektedir. Şu demek oluyor ki Nietzsche’nin yanlış anlaşılması da söz mevzusudur. Bilhassa “üstinsan” anlayışının çarpıtılması, faşist bir ideolojiye araç-gereç yapılması söz mevzusudur. Üstinsanın ortaya çıkmasını bekleyen Nietzsche, nasyonal sosyalizmin yol açmış olduğu soykırımdan değilse de, felsefi yanılgılarından bir seviyede görevli tutulabilir.

Nietzsche Felsefesi: Nietzsche’nin Felsefe Anlayışı

Bazı filozoflar nüfuzlarını korumak amacıyla bilimin arkasına saklanırlar. Nietzsche ise, felsefenin bilim yapılmasına karşıdır. Ona nazaran, aslolan felsefe problemi: hala filozoflar var mı? olabilir mi? sorusudur. Bu sebeple felsefeci bir fert olarak, bir yaratıcı olarak varolabilir. Nietzsche’ye nazaran, filozofların tarih duygusundan yoksun olmaları, bu öncesiz hataları, onları öncesiz-sonrasız olguları ve mutlak hakikatleri aramaya yöneltmektedir. Felsefenin gerçek karakterini Nietzsche şu şekilde tanımlar: felsefe sadece kendine özgü bir tasarıma nazaran dünyayı yaratabilir. Felsefenin gerçek karakterinin anlaşılması sonucunda, öncesiz-sonrasız değerler yada hakikatlere olan inancın yıkılması da söz mevzusudur. Buna bağlı olarak kavramlar ve tin alanına ilişkin olan herşey, oluş içinde görülmeye başlanır. Bu mevzuda Nietzsche şunları söyler: “sözde problemler üzerine düşünmedim, -harcamadım kendimi. (..) “Tanrı” “ruhun ölmezliği”, “kurtuluş”, “öte dünya”, daha çocukken bile ne dikkatimi, ne de vaktimi verdiğim kavramlar hepsi, -belki de bunlar için yeterince çocuksu olmadım asla.”

Nietzsche’nin yaşama seçimi ile düşünme ve felsefe yapma seçimi birbirine bağlıdır. O, filozofun felsefesine nazaran, kısaca ona uygun halde yaşamasını savunur. Bundan dolayı, ifade etmiş olduğu felsefe yapma seçimi açısından da “çağına aykırı” bir felsefeci konumundadır: “Baskı meydana getirilen, zorluk çeken ve dıştan tek biçimliliği olan bir dünyada, felsefe, tek başına, yalnız dolaşanın bilgince bir monologu, tek tek kişilerin avda rasgele ele geçirdikleri av hayvanları, bilimsel niteliği olan yaşlılarla gençler içinde geçen kapalı kapılar ardındaki oda gizleri ya da zararsız gevezelikler olarak kalır. Kimse felsefe yasasını kendinde gerçekleştirmeye cesaret edemiyor, onu yaşamında uygulamayı göze alamıyor, kimse filozofça yaşamıyor, antik insanı, bir kez Stoa’ya bağlılık sözü verdikten sonrasında, nerede olursa olsun, neyle uğraşırsa uğraşsın, onu bir Stoa’lı olarak davranmaya zorlayan o yalın adam bağlılığı ile yaşamıyor. Tüm çağdaş felsefe yapmalar, siyaset ve polisçe işlerle sınırı olan yönetimler, kiliseler, akademiler, insanların töreleri ve korkaklıkları vasıtasıyla bilgince bir görünüşe bürünmüşlerdir: bu felsefe boyuna iç çekişle “olsaydı” fısıltısında ya da “bir zamanlar” bilgisinde kalır. (…) Hakkaten filozofça düşünülüyor, yazılıyor, yayımlanıyor, konuşuluyor, öğretiliyor –bu kadarıyla azca oldukça her şeye izin verilmiştir, sadece eylemde, davranışlarda, adına yaşama denilen şeyde durum değişmiş olur: orada devamlı sadece tek bir şeye izin verilmiştir ve tüm başka şeyler de yalnızca olanaksızdır: tarih eğitimi, kültürü bunu bu şekilde istiyor. İşte o süre insan, “acaba bunlar da insan mıdırlar, yoksa kim bilir yalnızca düşünme, yazma ve konuşma makineleri midirler?” diye kendi kendine soruyor.”

Nietzsche, daha oldukça “aforizmalar” tarzında yazan bir filozoftur. Onun için sistemcilik ve “izmler” dar görüşlülük anlamına gelir. Ona nazaran, yarının filozofları denemelerin adamı olanlardır. Bu sebeple her felsefi düşünme yeni bir tecrübe etme anlama gelir. Nietzsche’yle beraber yeni bir felsefecinin ve felsefe yapma biçiminin ortaya çıktığını söyleyebiliriz.

Nietzsche’nin geçmiş felsefenin tarihçisi olarak tavrı ile felsefeci olarak yarattığı felsefedeki tavrı örtüşür. Her iki açıdan da göz önünde tuttuğu, “üstinsan” kavramıdır. Bu da onun insanı, felsefesinin arka planından öte, temelinde yer edinen bir varlık olarak gördüğünü ifade eder. Kendini “ilk ağlatısal felsefeci” olarak görmekle beraber, felsefenin geçmişinde kendilerinden esinlediği kişileri/kişilikleri de anar: “Bir tek Herakleitos üstünde kuşkum var; aslına bakarsanız onun yakınında kendimi her yerden daha sıcak, daha rahat duymuşumdur hep. Yok oluşun, yok edişin olumlanması ki, Dionysosça bir felsefenin can alıcı noktasıdır, -karşıtlıklara, harbe ve “varlık” terimini kökünden yadsıyarak –oluşa evet deyiş.”

Nietzsche Felsefesi ve Üstinsan: İyinin ve Kötünün Ötesi ya da Değerlerin Tekrardan Değerlendirilmesi

Felsefe geçmişine baktığımızda, Antik Yunanda değerler probleminin, bir erdem ve terbiye problemi olarak anlaşıldığını saptayabiliriz. Nietzsche de, Sokrates’ten beri Avrupa tarihinde ortak belirtinin, öteki tüm değerleri etik değerlerin boyunduruğuna sokma denemesi bulunduğunu söyler. Ona nazaran Sokrates’in düşüncelerinde temelini kabul eden Batı dünyasının bu terbiye görüşü, insan hayatına ve insan doğasına aykırı bir değerler görüşü durumundadır. Bundan dolayı Nietzsche, değerler ve değerlendirme problemini, ahlakın bir problemi olarak değil, insanoğlunun tüm etkinlikleriyle ilgili bir sorun olarak görür ve bu bakımdan da bizzat ahlakın kendisini “problematik” olarak anlamış olur. Başka bir deyişle değerlendirme problemi, ahlakın bir problemi değil, antropolojinin bir problemi olarak anlaşılmalıdır.

İnsanı kurtarmaya çalışan Nietzsche, onu anlam ve değerlerin yaratıcısı olarak görür. Fakat bu bir hümanizm değildir. Bu sebeple hümanizm, soyut ve genel bir insan sevgisinin ifadesi olduğundan, Nietzsche’nin felsefi temelleriyle/ilkeleriyle uygun düşen bir şey değildir. Burada şunu bilhassa belirtmek gerekir ki, Nietzsche’nin aslolan başarısı ve özgünlüğü, yüzyıllar süresince, insan-üstü güçlerde/ilkelerde aranan yaşamın ve dünyanın anlamını, insanoğlunun kendi anlam verme gücünde bulunabileceğini göstermiş olmasıdır.

Nietzsche’nin tekrardan değerlendirmek istediği bir şey de, çağının “çağdaş cemiyet”u, başka bir deyişle çağının kültür anlayışıdır. İnsanların seviyesinin yükselmesi: bu, onun insanlara koyduğu “erek”tir. Bu sebeple insan toplulukları değil, insan söz mevzusu olduğunda, kültür, insanoğlunun ve en başta onu ayakta tutan yaratıcı kişilerin seviyesi anlamına gelir. Bundan dolayı, Nietzsche’nin insan anlayışına ve “üstinsan” terimine değinmek yerinde olur. Bu sebeple değerleri tekrardan değerlendiren, eski değerlerin yerine yenilerini ortaya koyacak olan, yaratıcı insanlardan başkası değildir.

Nietzsche’nin İnsan Anlayışı ve Üstinsan Terimi

Onun insan anlayışının simgesi durumundaki “Üstinsan”(Zerdüşt) terimi birçok münakaşanın merkezinde yer almıştır. Bu sebeple Nietzsche yalnızca kendinden önceki insan anlayışlarını eleştirip aşmaktan oldukça, “insanı insan olarak aşmak” istemini ifade eder: “Iyi mi katlanırdım insan olmaya, bununla beraber ozan, bilici, rastlantının kurtarıcısı olmasaydı insan?(…) Zerdüşt başka bir yerde de, olabildiğince katı yüreklilikle, kendisi için “insan” ne olabilir, bunu konu alıyor, -bir sevgi, hele acıma mevzusu değil asla, -insandan o büyük tiksinmeyi de yenmiştir. Zerdüşt: Onun gözünde insan biçimlenmemiş özdektir, yontucusunu bekleyen çirkin bir taştır.”

Nietzsche’nin ortaya koyduğu felsefi perspektifte, insana, gerçekliği değerlendirmesi açısından bakılmaktadır. Şu demek oluyor ki insanoğlunun doğayla ilişkilerinde değil, insanoğlu arası ilişkilerinde kavranılması söz mevzusudur. Nietzsche’ye nazaran insanoğlu, gerçekliği görebilme ya da görememeleri ve bundan dolayı de gerçekliği başka tarzlarda değerlendirmeleri bakımından üç tipe ayrılmaktadırlar: sürü insanı, özgür insan ve ağlatısal insan ya da üstinsan. Nietzsche’nin sürü, kalabalık, yığın, halk, bilge olmayan, iyi insan, zayıf insan ve buna benzer adlar verdiği insan tipi, geçerlikte olan terbiye içinde yaşamını devam ettiren insandır. Bu insan tipi, kendi gözleriyle görmediği gerçekliği söz mevzusu ahlakın kıymet yargılarına nazaran değerlendirir ve bununla beraber kendini ve kendine benzeyenleri ayakta tutan bir değerlendirme tarzını, çevresinin ve çağının ahlakı haline getirir. Sürü insanı ahlaklı insandır. Nietzsche, sürüden “yığın”ı değil, aralarında belli bir ahlakla bağlı, o sürünün bir zamanlar ayakta durmasını elde etmiş bir ahlakla bağlı insan birliklerini anlamaktadır. Bunlar içinde aile birlikleri, cemaatler,devletler, uluslar, kiliseler, partiler ve her türlü gruplaşmalar sayılabilir. Bir sürüyü o sürü meydana getiren, onun ahlakından başka bir şey değildir. Özgür insan ise, ahlakdışı insandır. İçinde yetiştiği ve yaşamış olduğu sürüden kopmuş, kendi yolunu arayan, insanla ilgili şeyleri, insanoğlunun her birşeyini kendi gözleriyle görmek isteyen insandır. Fakat özgür olma yolunda her şahıs, birkaç dönem geçirmek, birkaç basamak inip çıkmak zorundadır. Geçerlikte olan ahlakın dışına çıkaran ilk adım, “büyük kopma”dır. Etik değerlerin ve kıymet yargılarının havada kaldığının farkına varan şahıs, “büyük kopma”nın sınırına gelmiş anlama gelir. İşte bu aşamada insanoğlunun karşısına nihilizm problemi çıkmaktadır. Bu temel sorun karşısında sadece “etkin” (etken) olan şahıs, terkettiği değerlerin yerine yeni değerler yaratma/ortaya koyma imkanı bulabilir.

Üstinsan yeni başarılar, “yeni değerler” ortaya koyan insandır. Yaratıcı insan bu yeni başarılarıyla, bir taraftan ‘geçmişi kurtarmış olur’; fakat öteki taraftan da geleceğe, insanoğlunun geleceğine yön verir: onun aslolan işlevi budur. Bu mevzuda Nietzsche şunları söyler: “Ödevim, insanlığın en yüksek anlamda kendine döneceği, geriye bakacağı, ileriye bakacağı, rastlantının, rahiplerin boyunduruğundan kurtulup, niçin, niçin sorularını ilk kez toptan ortaya koyacağı o anı, o büyük öğleyi hazırlamak olan ödevim, şu kanının mecburi sonucudur: İnsanlık doğru yolu bulmamıştır kendi başına; yönetilişi {hiç de} tanrısal değildir; tersine, o yadsıyan, bozucu içgüdüler, decadence içgüdüsü onu baştan çıkarmış, hem de en mukaddes değerleri içinde yargı sürmüştür. Etik değerlerin deposu sorusu bu yüzden benim için en başta gelen sorulardan biridir; insanlığın geleceği bunun cevabına bağlıdır zira.”

Yaratıcı insan yapmış olduğu değerlendirmelerle ölçü veren, “yasalar koyan”, “buyuran” insandır: onun işi budur, yalnızca değerleri saptamak değil. Fakat bunu yaparken, ‘bu bu şekilde olmalıdır’ derken, bunun tehlikelerini de hisseder. Yaratıcı insanoğlu insanlık için ortaya koydukları amaçları ve değerleri, ilkin kendilerinde denerler: kendileri, yapmış olup ettikleri ve eserleri bunun göstergesidir. Bu açıdan Nietzsche’nin “Zerdüşt” tipi ile yapmak istediği şey, insanı ayakta tutan ve ona kıymetini kazandıran, geleceğe yön veren, hedef koyan üstinsanların ortaya çıkışını rastlantının elinden alıp, insanlara “hedef olarak koymak”, yeryüzü kültürünün hedefi yapmaktır.

Filozofların kendilerini iyi ve kötünün ötesindeki bir yere koymalarını, etik yargı yanılgısının üstünde olmalarını isteyen Nietzsche, “bugünkü insanla yetinebilir miyiz” diye sorar. Zerdüşt adlı eseri bir bakıma, bu ve buna bağlı başka soruların yanıtlarının ortaya konuluşudur. Sadece onu harekete geçiren insanlığa yeni bir yol göstermek, değerleri tekrardan değerlendirmek isteği olmakla beraber, gene de düşüncelerinin ve girişimlerinin “insanlık dışı” olarak anlaşılabileceğini de öngörür: “Şimdiye dek mukaddes, iyi, dokunulmaz, tanrısal malum her şeyle bir çocuk benzer biçimde, kısaca bilmeksizin oyun oynayan, ağzına dek güç ve bolluk dolu düşüncenin ülküsü; ulusların haklı olarak kıymet bilmiş olduğu en yüce şeyleri olsa olsa bir çekince, çökme, alçalma ya da en azından bir körlük, arada sırada kendini unutma sayan birinin ülküsü; insanca, üstinsanca bir iyiliğin, iyilikseverliğin ülküsü, ki bir çok süre insanlık dışı gözükecektir.” Bu sebeple Nietzsche’ye nazaran, insanoğlunun “her an aşılmakta” bulunduğunun bir simgesi ve kişileşmesi olan Zerdüşt’te, “üstinsan terimi en büyük gerçek olmuştur burada, -şimdiye dek insanda büyük malum ne var ise, hepsi de sonsuz uçurumlar boyu aşağıda kalmıştır.” Nietzsche, Zerdüşt’ün kişiliğinde Üstinsan’ı bir varoluş seçimi olarak sunmaktadır: “Bu mutlu sessizlik, bu tüy benzer biçimde ayaklar, bir an tamamlanmamış olmayan bu hayınlık, bu kabına sığmazlık, Zerdüşt’ün kişiliğini meydana getiren ne var ise, hiçbiri büyüklüğün ayrılmaz bir parçası olarak düşünülmemiştir daha ilkin. Zerdüşt kendini işte bu yüzden, bu şekilde geniş uzaylarda yaşayıp, en çelişik şeylere böylesine açık olduğundan, en büyük varoluş biçimi saymaktadır; kendisinin bunu iyi mi tanımladığını duyunca, onu başka bir şeye benzetmekten vazgeçer artık insan.”

Kendi döneminde yeterince anlaşılmamış bir düşünür olan Nietzsche’nin geleceğe (20 yüzyıla) ilişkin pekçok öngörüsü gerçekleşmiştir. Yaklaşan dönemin savaşlara, milliyetçi aşırılıklara ve tehlikeli gelişmelere hamile bulunduğunu düşünen Nietzsche’nin insan ve değerler problemi üstünde önemle durmasının nedensiz olmadığı anlaşılmaktadır. Evet, onun ölümünden bu yana yüz senelik bir süre geçti. Şimdilerde yeni bir dönemin başlangıçlarında bulunuyoruz. Fakat geçmişte olduğu benzer biçimde bugün de gelecek, kısaca insanoğlunun/insanlığın geleceği problemi aklımızdan asla çıkmayan mühim bir sorun. Bu probleme yanıtlar bulmada ve bulunan/verilen yanıtları değerlendirmede Nietzsche’den öğrenilecek şeylerin bulunduğunu düşünüyorum. Ek olarak kendi kültürel ve tarihsel gerçekliğimizi değerlendirme mevzusunda da onun felsefesinde yol gösterici unsurların fazlasıyla bulunduğunu da söylemek yanlış olmasa gerek.