Medreselerin Kuruluşu ve Önemi

tarafından
100
Medreselerin Kuruluşu ve Önemi

Mevzu Anlatımı – Mevzu Anlatımı ve toplumsal içerik platformu

PDF indir

Medrese sözlükte “okumak, idrak etmek, bir metni öğrenmek ve ezberlemek için tekrarlamak” anlamlarına gelen ders (dirase) kökünden türetilmiş bir mekân ismidir. İslam tarihinde eğitim ve öğretim kurumlarının genel adı olan medrese, yüksek eğitim kurumu anlamında da kullanılmıştır.

İslamiyet’in kitabi bir din olması ve vahyin “oku” direktifiyle başlaması Müslümanları yoğun bir halde eğitim ve öğretim faaliyetlerine sevk etmiştir. Mekke’de Hz. Peygamber’in evi ve daru-l erkam bu faliyetler için kullanılan ilk iki mühim mekân olmuştur. İslam kaynaklarında medrese olarak anılan ilk yaratı, Fakih ve Muhaddis İshak es-Sıbgi (?-954) tarafınca İran’ın Nişabur şehrinde kurulan darüssünnedir. Bu medresenin bir de vakfı bulunmaktadır. İmam Sıbgi’nin medrese ile vakfın işlerini kendisinden sonrasında talebesi Hakim en-Nisabüri’nin yürütmesini vasiyet etmiş olduğu kaydedilmektedir. Medreseye ilişkin bir vakfın varlığı, binasının bakım harcamaları yanında öğrenci ve hocaları için maddi destek sağlanmış olabileceğini göstermektedir.

İslam medeniyetin temel kurumlarından önde gelen vakıflar “bir malın mâliki tarafınca dinî, içtimai ve hayrî bir gayeye ebediyen tahsisi” şeklinde özetlenebilen ve hukuki bir işlemle kurulan hayır kurumlarını ifade etmektedir. İslam tarihindeki ilk vakıflar, Hz. Peygamber’in Medine’deki bazı arazilerinin yanında bulunan Fedek ve Hayber hisselerinden bir kısmını Müslümanların yararına vakfettiği vakıflardır. Hz. Peygamber’in vefatından sonrasında vakıf kurma geleneği Hulefa-i Raşidin Süreci’nde de devam etmiştir. Emeviler ve Abbasiler döneminde de gerçekleşen fetihlerle beraber İslam şehirleri vakıflar tarafınca finanse edilen cami, medrese çarşı, han, darüleytam, darüleramile şeklinde külliye ve imaret seçimi yapılarla teşekkül ettirilmiştir. Bilhassa Abbasiler Süreci’nde kuvvetli hükümdarların kurmuş olduğu medreseler; Şam, Bağdat, Kahire şeklinde şehirleri birer ilim, sanat ve albeni merkezi hâline getirmiştir.

İslam tarihinde medrese denilince akla daha oldukça Nizamu’l-Mülk tarafınca yaptırılan Nizamiye Medreseleri gelmektedir. Adaleti, yönetimsel kabiliyeti, cömertliği, bilgeliği ve güzel ahlakıyla tanınan Nizamu’l-Mülk 1018 tarihinde Horasan’ın Tus şehrine bağlı Radkan köyünde dünyaya gelmiştir. Selçuklu sultanı Alparslan’ın ve arkasından oğlu Melikşah’ın vezirliğini icra eden Nizamu’l-Mülk’ün İslam eğitim tarihinde mühim bir yeri vardır. Başta Bağdat olmak suretiyle Merv, Herat, Belh, Basra, İsfahan, Rey şeklinde şehirlerde tesis etmiş olduğu ve kendi adına nispetle “Nizamiye Medreseleri” diye anılan eğitim kurumlarıyla ilmin gelişmesi için çaba etmiş, medreselere kitaplar bağışlamış, araziler vakfetmiştir. Nizamiye Medreselerinde ağırlıklı olarak fıkıh ve kelam dersleri okutulmuş ek olarak öteki İslami ilimlerin yanında dil, edebiyat, matematik, geometri, tıp ve astronomi şeklinde dersler müderrisler tarafınca okutulmuştur. Ders saatleri mevsimlere, dersin niteliğine, müderrislerin ilmî mertebesine nazaran değişim göstermiştir. Dersler hafta süresince öğleden ilkin adım atar; öğle, ikindi ve yatsı namazlarından sonrasında da devam ederdi. Medresenin yanı başlangıcında yaptırılan kütüphane oldukça varlıklı kitap koleksiyonuna haiz olduğundan müderris ve öğrenciler öteki şehirlere gitmek zorunda kalmazlardı.

İslam dünyasının yetiştirdiği mühim düşünürlerden biri Gazâlî (1058-1111), Horasan’ın Tus şehrinin Gazale köyünde dünyaya gelmiştir. İlk öğrenimini Tus şehrinde alan Gazâlî ondan sonra Curcan ve Nişabur şehirlerinde eğitimini tamamlamıştır. Mantık, fıkıh, fizik ve doğa ötesi alanlarında yapmış olduğu çalışmalarından dolayı kimi zaman mutasavvıf, kimi zaman felsefeci, kimi zaman de kelamcı olarak anılmıştır. Gazâlî, Hüccetü’l-İslâm (İslam’ın dayanağı) ve Zeynü’d-dîn (dinin süsü) şeklinde isimlerle anılmıştır.

Yaşamış olduğu dönemde İslam coğrafyasında baş gösteren bir kısım yıkıcı ve zararı olan akımlara karşı yürekli duruşu, sahih bilgiye dayalı değişik yaklaşımı onun parlak zekâsının, ilmî derinliğinin ve üstün hitabet gücünün kanıtı sayılmıştır. Gazâlî’yi, bu vasıflarıyla yakından tanıyan ve devrin en üst eğitim kurumlarında değerlendirmek isteyen Nizamu’l-Mülk, onu Nişabur’daki Nizamiye Medresesinin müderrisliğine getirmiştir. Gazâlî, seçkin talebelerin tahsil görmüş olduğu bu kurumda/üniversitede verdiği derslerle yüzlerce öğrenci yetiştirerek İslam dünyasının fikri inkişafında (gelişme) oldukça mühim katkılar elde etmiştir. Gazâlî, düşüncenin özgürce gelişmesini savunmuş, toplumun tekrardan düşünce ve hikmet temelinde ihya ve inşası için uğraşmıştır. Onun ihya düşüncesi yalnız geçmiş bir bilgiye tekrardan dönme çabası değil yeniyi, yeni durumları anlama çabasına dönüşmüştür. Yaşamının son döneminde yazıya döktüğü meşhur eseri İhyâü Ulûmi’d-Din (dinî ilimlerin ihyası) ile toplumsal hayatta şahit olduğu toplumsal problemleri, itikadî ve amelî sapmaları önlemek için uğraşmıştır. Fıkıh, kelam, tasavvuf, felsefe, terbiye ve mantık şeklinde ilimlerde otorite sahibi olan, fikirleriyle yalnız Doğu’da değil Batı dünyasında da geniş yankılar uyandıran Gazâlî kelam ilmindeki yetkinliğiyle bir milat kabul edilir.

Gazâli’ye nazaran bilimsel faliyetlerin amacı insanoğlunun nefsini arıtabilmesi ve yaratıcısına daha oldukça yaklaşabilmesidir. İlmî derinliği, İslami hakikatleri dile getirmedeki dirayet ve cesareti sebebiyle “Hüccetü’l-İslam” olarak isimlendirilen Gazâlî İhyâü Ulûmi’d-Din adlı eserine ilim bölümüyle başlamaktadır. Bu şekilde bir başlangıç ile bizi düşünmeye çağırmaktadır. Ek olarak ibadetleri açıklamış olduğu bölüme ilimle başlayarak ilme hususi bir ehemmiyet atfeden Gazâlî’ye nazaran ilim her türlü ibadetten ilkin gelmektedir. Hakikati, helali ve Tanrı’ın rızasını umarak kişinin ilim öğrenmesi bir yakarma iken, Hz. Peygamber’in “Faydasız ilimden Tanrı’a sığınırım.” (Tirmizî, Daavât, 68) hadisi gereğince güç ve mal elde etmek için öğrenilen ilim ise Gazâli için bir kıymet taşımamaktadır. Zira niyet amellerin iksiridir ve halis niyetle meydana getirilen ilim ibadete dönüşür. Gazâlî, âlim kişinin her vakit ilme devam etmesi, ilmiyle amel etmesi, bilmiyorum demekten çekinmemesi, itirazları dikkate alıp soruları cevaplarken ve mevzuları anlatırken zor yollara girmemesi icap ettiğini söyler. Ek olarak âlimin talebesine yumuşak ve anlayışlı davranması icap ettiğini, zor anlayan öğrenciye mevzuları basitleştirmesi icap ettiğini vurgular. Gazâlî talebenin de ilkin dünya ile alakasını ve meşguliyetini azaltması, hocasına daima saygılı olması ve hocasının yanındayken azca hitabı icap ettiğini söyler. Talebenin devamlı tevazu içinde olması icap ettiğini vurgular. Öğrenilmesi ihtiyaç duyulan ilimleri şeri ilimler (fıkıh, kelam, tefsir vb.) ve şeri olmayan ilimler (tıp, matematik, tarih vb.) olmak suretiyle tasnif eden Gazâlî, yetkin bir âlimin rehberliğinde talebelerin yaş grubu ve ferdi farklılıkları dikkate alınarak karar aşamasında talebeyi hür bırakan fakat aynı oranda talebeye mesuliyet yükleyen, öğrendiğini tatbik eden ve Tanrı’tan yardım istemeyi unutmayan talebelerin yetiştirildiği bir ilmî faaliyetler sistemini tavsiye etmiştir.

Medreselerin Kuruluşu ve Önemi içinde ne olduğu Mevzu Anlatımı sitesinden alıntıdır.