Kategoriler
Pratik Bilgiler

Adet Gecikmesi Nedenleri ve Bitkisel Tedavisi

Kadınlarda adet gecikmesinin çeşitli nedenleri vardır. Genellikle kadınlar adet gecikmesi yaşadıklarında ilk akıllarına gelen şey hamileliktir. Halbuki stres, mevsimsel hava değişimleri, herhangi bir hastalığa bağlı olarak kullanılan ilaçlar, menopoza girmeye yaklaşma  hatta zayıflamak için yaptığımız ağır diyetler adet gecikmesine sebep olabilir. Her şeyden önce mutlaka bir jinekoloğa görenmenizde fayda var. Bunun yanında yardımcı tedavi olarak aşağdaki bitkisel yöntemlerden faydalanabilirsiniz.

  • Strese Bağlı Adet Gecikmesine Melisa Çayı : Melissayı çay olarak demleyip adet döneminden önce her gün tüketmek hem strese iyi gelecektir hem de adetinizi düzene sokmanıza yardımcı olacaktır. Melissa çayının sakinleştirici ve yatıştırıcı özelliği vardır.
  • Adet Gecikmesine Çörekotu Bal : Adet döneminden birkaç gün önce 1 yemek kaşığı bal ile 1 tatlı kaşığı çörek otu karıştırılarak her gün yenirse adet gecikmesine iyi gelir.
  • Adet Düzensizliklerine ve Gecikmelere Ada Çayı: Ada çayının antiseptik özelliği hem rahimdeki iltihaplanmalara faydalıdır hem de adet düzensizliklerine, gecikmelere iyi gelmektedir. Ayrıca ada çayı bol östrojen hormonu içerdiği için menopoz şikayetlerine de faydalıdır.
  • İbrahim Saraçoğlu Adet Düzensizliğine Soğan Kürü: Adet döneminiz bittikten 7 gün sonra 1 adet yemeklik orta boy beyaz soğanı dörde bölün. 2 bardak klorsuz kaynar suyun içine koyun ve ağzı kapalı bir kapta 5 dakika kadar kaynatın. Bir bardak öğlen, bir bardak akşam olmak üzere yemeklerden önce soğan suyunu süzerek için.  Düzenli olarak 15 gün boyunca bu kürü uygulayın ve bırakın. Bir sonraki adetinizin başlamasına 10 gün kala aynı kürü ikinci kez uygulayın fakat bu defa 5 gün düzenli olarak kullanın ve kürü bırakın.

Bu kür adet düzensizliklerinde çok etkilidir fakat etkisin görmek istiyorsanız mutlaka uygulama şekline ve uygulama gününe dikkat etmelisiniz. Yumurtalık kistinden müzdarip olan bayanlarında yan tedavi olarak bu kürden mutlaka faydalanmalırı önerilir.

Ahmet Maranki Adet Söktürücü Bitki Çayı Tarifi

Ahmet Maranki’ nin bayanlara adet söktürücü olarak önerdiği bitki çayının tarifi şöyle: 1 tutam çoban pençesi, 1 tutam adaçayı, 1 tutam aslan pençesi ve 1 tutam civan perçemini iki bardak kaynar suyun içine koyun ve 5 dakika kaynatın. Ilıyınca içine hiç bir tatlandırıcı katmadan adet dönemlerinizde üç dört gün sabah ve akşam için. Civan perçeme ağrılarınıza iyi gelecektir, diğer bitkiler ise adet söktürecektir.

Adet Düzensizliğine İbrahim Saraçoğlu Kekik Çayı

İki adet kanamasının arası ilk günden başlayarak 21 günden az veya 35 günden çok ise bu durum adet düzensizliği olarak kabul edilir. Eğer adet kanamasının ilk gününden itibaren 21. ve 35. günler arasında ikinci kanama gerçekleşiyorsa ve bu şekilde bir istikrar gösteriyorsa adet döngüsü normaldir. Adet düzensizlikleri için aşağıda verilen kekik çayı faydalıdır.

Bir demliğe kaynar su koyup içine bir yemek kaşığı kadar kekik atıp ortalama beş dakika kadar orta ateşte kaynatın. Beş dakikadan fazla kaynamasın. Daha sonra ocaktan alın ve 10-15 dakika demlendirin.  Bir bardağa çayı süzün ve içine biraz bal katarak tatlandırın. (içebiliyorsanız tatlandırmadan sade için) 4-5 gün boyunca bu çayı içmeye devam edin. Hem düzensizliklere iyi gelecek hem de adet söktürecektir. Bu çayı Suna Dumankaya adet sancıları için önermektedir.

  • Adet Söktürücü Papatya Biberiye Çayı: Bir büyük bardak kaynar suyun içine birer tutam biberiye ve papatya koyarak 5 dakika kaynatın ve ılımaya bırakın.  İçine biraz bal katarak tatlandırı ve ılık ılık için.
  • Suna Dumankaya Adet Söktürücü Reyhan Otu Çayı: Birer tatlı kaşığı kekik ve reyhan otunu kaynayan suyun içine atıp 3-4 dakika kaynatın ve süzerek günde 3 kez aç karnına bir bardak için.

Yukarıda verdiğimiz adet söktürücü bitkilerin dışında adet söktürücü ilaç isimlerini aşağıda bulabilirsiniz. Bu ilaçları doktorunuza danışmadan kullanmamanızı tavsiye ederiz.

Not: Eğer gebelik riskiniz varsa kesinlikle bu adet söktürücü ilaçları kullanmayınız

Adet Söktürücü İlaç İsimleri

  • Duphaston 10 Mg Tablet
  • Glifor
  • Tarlusal 5 mg Tablet
  • Luteynyl 5 mg Tablet
  • Naprosyn CR 750 mg 10 Tablet
  • Cyclo- Progynova Draje
  • Apranax Fort 550 mg  Tablet
  • Advil Liquigel 200 Mg 20 Kapsül
Kategoriler
Pratik Bilgiler

Nar Çekirdeği Yağı Nasıl Yapılır? (Kırışıklıklar İçin)

Güzelliğimiz için aldığımız bitki yağlarının yüzde yüz doğal olup olmadığını maalesef bilemiyoruz. En güvendiğimiz yerden bile temin etmiş olsak acaba gerçekten doğal mı diye içimizde hep bir kuşku kalıyor. Bu yüzden de en güvenlisi evimizde kendimizin hazırlaması. Her ne kadar ufak tefek hatalarımız olsa da neticede biliyoruz ki yaptığımız doğal. 

Nar çekirdeği yağı tarifi 1

3 adet narı ayıklayıp tanelerine ayırın. Temiz bir bezin üstüne yayarak hafif güneş alan bir yerde nar tanelerini 5-6 gün kadar kurutun. (Gerekirse birkaç gün fazladan kurutabilirsiniz. Suyu çekilmiş buruşuk bir görünüm almalıdır.) Böylelikle kuruyan nar tanelerinin çekirdeklerinden daha iyi faydalanabiliriz. Bu taneleri daha sonra havanda güzelce ezin ki nar çekirdekleri yağını salsın. Daha sonra cam bir kavanozun içine yarım litre saf sızma zeytinyağının koyup içine robottan geçirdiğimiz narları ekliyoruz ve kavanozun ağzını iyice kapatarak çalkalıyoruz.

Bu karışımı oda sıcaklığında yaklaşık iki hafta kadar her gün çalkalayarak bekliyoruz. İki haftanın sonunda karışımı temiz bir tülbentten geçirerek süzüyoruz. Tülbentte ki posayı elimizle iyice sıkarak bütün yağın süzülmesini sağlıyoruz. Nar çiçeği yağımız artık hazır.

Nar çekirdeği yağı tarifi 2

2 Adet iri boy narı temizleyip tanelerine ayırıyoruz. Bu taneleri daha sonra robottan birkaç kere geçiriyoruz ki tanelerin içndeki nar çekirdekleri iyice ezilsin ve yağını salsın. Daha sonra aynı şekilde cam bir kavanozun içine yarım litre saf sızma zeytinyağının koyup içine robottan geçirdiğimz narları ekliyoruz ve kavanozun ağızını iyice kapatarak çalkalıyoruz.

Bu karışımı oda sıcaklığında yaklaşık iki hafta kadar hergün çalkalayarak bekleiyoruz. İki haftanın sonunda karışımı temiz bir tülbentten geçirerk süzüyoruz. Tülbentteki posayı elimizle iyice sıkarak bütün yağın süzülmesini sağlıyoruz.

Cilt kırışıklıkları için nar çekirdeği yağının kullanımı: Öncelikle cildimizi güzelce temizliyoruz. Bir parça pamuğa yağı damlatarak göz altımız hariç yüzümüze sürüp parmak uçlarımızla nazikçe masaj yaparak yediriyoruz. Kırışıklıklar için bire bir olan bu yağı her gün düzenli olarak 1 ay oyunca kullanırsanız cildinizdeki değişikliği farkedersiniz.

Kategoriler
Pratik Bilgiler

Kına İle Saç Boyama

Kına ile saç boyama saçın güçlenmesini ve uzamasını sağlar, saç dökülmesinin önlenmesi amacıyla kullanılır. Saç kepeklenmesine ve fönden yıpranan saçların onarılmasına birebirdir.

Gerekli Kına Miktarı

1 paket : 25 gram kısa ve omuzlara kadar kesilmiş saçlar için

2 paket : Sırta kadar olan saçlar için

3-4 paket : Çok uzun saçlar için

5-6 paket : Ağarmış saçlar için,

Not: Boyama sırasında 1 paket fazladan kına bulundurmak gerekir. Az olmaktansa, fazla olması iyidir.

Kınayı Hazırlama

Kınayı emaye veya metal kaba boşaltıyoruz. İçine birer tatlı kaşığı zeytinyağı ve zerdeçal ekliyoruz. (Eğer daha koyu bir kızıl ton istiyorsanız kınayı limon suyu ile karın)  Kaynar olmayan sıcak suyu yavaş yavaş ilave ederek ve topaklanmamasına dikkat ederek güzelce karıyoruz. Kınanın ne cıvık ne de katı olmaması lazım. Krema kıvamında olması ideal olan kıvamdır. Kardığınız kınayı oda sıcaklığında ağzı örtülü bir şekilde bir gece bekletirseniz daha güzel tutar.

Not: Farklı kızıl tonları için farklı karışımlar hazırlayabilirsiniz. Daha kırmızımsı bir kızıl elde etmek isterseniz kınanın içine nar suyu ve şarap katabilirsiniz. Daha açık tonlarda turuncumsu bir kızıl isterseniz kınanınızın içine 1 tatlı kaşığı zerdeçal katabilirsiniz. ( Kına ile kahverengi saç elde etmek isterseniz kınanın içine 1 kaşık sirke koyun. Güzelce karıştırdıktan sonra benmari usulü kınayı karıştırarak iyice ısıtın ve soğumasını bekleyin. Bu şekilde kınanız kahverengi olacaktır.)

Gerekli Araçlar

Boya fırçası, boya fırçanız yoksa, yumuşak bir diş fırçası, yerlere sermek için gazete veya eski bir çarşaf, üzerimize giymek için eski bir tişört, boyama sırasında alına ve yüze bulaşan kınaları silmek için ıslak mendil.

Boyama

Saçları tutam tutam ayırıp tarıyoruz. İlk önce tepe kısımları boyadıktan sonra tutamları uçlara kadar güzelce boyuyoruz. Ağarmış bölümler varsa daha çok kına sürüyoruz. Başımıza bir bone veya naylon poşet sararak en az 2 en çok 3 saat kınayı saçımızda bekletiyoruz. Biraz zahmetli olmakla birlikte inanın harcadığınız zamana değiyor. Boyandıktan sonra saçlar güzel tok renk alır, sağlıklı, ışıltılı, gür ve kalın görünür. Ayrıca, kına saçları koruyan kendine has koruyucu bir kat oluşturur.

İlk iki veya üç boyamada saçlar tamamen dipten uca kadar boyanır. Sonraki uygulamalarda ise sadece diplere uygulamanız yeterlidir. Kına kimyasal saç boyalarından farklı olarak saçtan tamamen yıkanıp gitmiyor saçın yapısına  işlediği için uzun süre rengini koruyor. Bu yüzden şayet kına ile elde ettiğiniz kızıl renkten vazgeçmek isterseniz saçlarınızı uzadıkça kestirmeniz gerekir. Kimyasal boya ile dönüşü biraz zor ve saçları çok yıpratıcı olur.

Yıkama

Saçlarımızı duş altında su şeffaf renk alana kadar duru su ile yıkıyoruz. Daha sonra saçlara şampuan değdirmeden balsam ile yıkıyoruz. (İlk yıkama olduğu için şampuan sürmüyoruzki kınamız iyice saça nüfuz etsin ve akmasın.) Fönsüz olarak doğal şekilde kurutuyoruz.

Kına ile Saç Boyamanın Avantajları

Saç köklerini gülendirerek dökülmeyi durdurur. Kepeği önler. Saçlara parlak, şık ve tok renk verir. Kına tamamen zararsız olduğu için hiç bir alerjiye neden olmaz. Ağarmış saçlan etkin şekilde kapatır. Kimyasal boyalardan farklı olarak, kınanın rengi saçta uzun süre kalır ve yıkamayla kolay kolay akıp gitmez.

Hangi Durumlarda Kına Kullanılmamalı?

Saçlarınızı çok yakın bir zamanda kimyasal boya ile boyadıysanız veya saçlarınızda perma, biyaform vs yapılmışsa bir müddet kına kullanmamalısınız. Aradan en az 2-3 ay geçmiş olması gereklidir.

Kategoriler
Pratik Bilgiler

WordPress Temanızı Değiştirmeden Önce Yapmanız Gereken 10 Şey

WordPress tabanlı websitelerinin en güzel yanlarından biri, binlerce çeşit WordPress teması arasından seçim yaparak tema değiştirebiliyor olmanızdır. Bu işlemi sadece bir iki tıklama ile yapabiliyor olmanız ise büyük bir avantajdır.

Fakat bir websitesinde tema değişikliğine giderken pek çok sorun ile karşılaşabilirsiniz. Bu yazımda websitenizin temasını değiştirirken dikkat etmeniz gereken 10 maddeyi sizlerle paylaşacağım. Bu maddeler websitenizin sorunsuz bir şekilde çalışmaya devam edebilmesi ve olası veri kayıplarının önüne geçilebilmesi adına oldukça önemlidir.

WordPress Temanızda Notlar Alın

Pek çok WordPress kullanıcısı sorunlarını internetten araştırarak çözmektedir. Bu çözümlerin en başında ise kod parçaları ve eklentiler gelmektedir. Hali hazırda çalışan websitenizde funtions.php veya diğer dosyalarınızda değişikliğe giderek çeşitli sorunları çözmüş olabilirsiniz. Sıkıntı ise bu değişikliklerin hatırlanmaması. Eğer bir tema değişikliğine gidecekseniz, bu değişiklikleri bir kenara not etmenizde fayda var. Çünkü yeni yüklediğiniz temada bu kod snippetleri yada değişiklikler bozulmaya yol açabilir.

Bir diğer not almanız gereken şey ise kullanmakta olduğunuz WordPress temanızın avantajları ve dezavantajları olabilir. Böylece yeni geçeceğiniz tema ile karşılaştırma yapmakta zorlanmayacaksınız.

Bunun yanında, not almanız gereken bir diğer şey ise site hızınız. Pingdom gibi araçlar ile eski temanız ile yeni temanız arasındaki açılış hızlarının farkını test edebilir, buna göre karar verebilirsiniz. Unutmayın ki tasarım her şey değildir. Site hızınızda başarılı bir websitesi için olmazsa olmazlardandır.

Sidebarlarınıza Dikkat Edin

Yeni geçeceğiniz WordPress temalarınızda bileşenlerinizi kullanabileceğinizden emin olun. Sidebar bileşenlerinin düzenlenmesi oldukça kolaydır ve pek çok website sahibi tarafından ufak değişiklikler eşliğinde kullanılmaktadır. Reklamlar, özel yazılar ve daha pek çok şeyi sergileyebildiğiniz sidebar bölümünüzün yeni geçiş yaptığınız temada kullanılamaz olması, işlerinizi ve site trafiğinizi olumsuz yönde etkileyebilir.

Bunun yanında, eğer sidebar.php dosyasında değişiklikler yaptıysanız, yeni temanızda bu değişikliklerin kaybolacağını bilmelisiniz.

Analizlerinizi Kaybetmeyin

Hemen her WordPress websitesi sahibi Google Analytics veya diğer servisleri kullanarak sitelerini analiz eder. Günlük tıklanma sayılarını, ziyaretçileri ve diğer pek çok etkeni bu araçlar sayesinde analiz edebilirsiniz. Bu analizleri footer.php dosyasına bir kod ekleyerek veya çeşitli eklentiler kullanarak yapabilirsiniz. Yeni geçiş yapacağınız temada bu tarz bir özellik yoksa tekrar düzenleme yapmanız gerekebilir.

Yedekleme Yapın

Yedekleme yaparak hiç bir şey kaybetmezsiniz. Yeni bir temaya geçin veya geçmeyin dosyalarınızı, temanızı ve diğer tüm dökümanlarınızı yedeklemeyi unutmayın. Pek çok hosting servisi yedeklemeyi ücretsiz olarak sağlıyor, bunun yanında BackupBuddy tarzı servizleri kullanarak bütün sitenizi yedekleyebilirsiniz.

Bakım Modu

Tema değişikliği yapmak bazen epey uzun sürebilir. Ayarlanması gerekenler, düzeltilmesi gereken hatalar ve değişikliğe gidilmesi gereken tasarımsal yanlışlar sizi ziyaretçilerinizden kısa veya uzun bir süre ayrı bırakabilir. Bu tarz durumlarda sitenizi SeedProd gibi premium özelliklere sahip eklentiler veya daha basit görünümlü eklentiler yardımı ile bakım moduna almanızda fayda var.

Tarayıcı Uyumluluğunun Kontrolü

Yeni bir tema satın alırken kullanıcı deneyiminin tüm tarayıcılarda aynı olduğundan emin olmalısınız. Tarayıcıların websitenizdeki çeşitli objeleri kullanıcılara farklı göstermesini istemeyiz. Özellikle, her nekadar kullanıcı sayısı azalmış olsada Internet Explorer kullanıcılarının sitenizi nasıl gördüğünü kontrol etmenizde fayda var. Çok güzel gözüken temaların çeşitli tarayıcılarda bozuk çalışması sizin ziyaretçi sayınızı ve sitenizin popülerliğini etkileyebilir.

3üncü Parti Araçların Görünümüne Dikkat Edin

Tasarımlarda değişikliğe izin veren Google Adsense veya başka bir servisi kullanıyorsanız, bunları düzenlemekten çekinmeyin. Örneğin, eski WordPress temanızda turuncu ağırlıklı bir tasarıma sahipken, şimdi mavi ağırlı bir tasarıma sahip olabilirsiniz. Bunu göz önüne alarak reklam linklerini ve diğer objeleride düzenlemeyi unutmayın.

Sosyal medya butonlarını kullanan websiteleri yeni bir tema kullanmaya başladığında da tasarım değişikliğine gidebilir. Buna örnek verecek olursak, açık renkli bir sitede renkli butonlar kullanırken; daha koyu renklerin tercih edildiği bir temaya geçiş yaparsanız sosyal medya butonlarınızıda buna göre ayarlamaya dikkat edin.

Ziyaretçilerinizi Bilgilendirin

Bakım moduna girerken ve çıkarken kullanıcılarınıza toplu mail göndermek oldukça nazik bir davranış olacaktır. Sitenizi sürekli takip eden birisinin, neden bu hizmetten faydalanamadığını bilmesi oldukça iyi bir izlenim bırakacaktır. Bunun yanında, bakım modundan çıktığınızda ilk yapacağınız şey “Neden bakımdaydık, Neler Değişti” gibi bir yazı yazmanız olmaldır. Bu şekilde ziyaretçileriniz nelerin değiştiğini, blogunuz veya websiteniz için ne gibi değişiklikler yaptığınızı ve tabiki onlar için nekadar çok çalıştığınızı farkına varacaklardır.

Eklenti ve Ek Özellik Karşılaştırması Yapın

Hali hazırda kullanmakta olduğunuz WordPress temasının yanında çeşitli eklentiler kullanıyor olabilirsiniz. Veya tam tersi temanız size ihtiyacınız olan tüm özellikleri tek paket halinde sunuyor olabilir. Yeni bir temaya geçerken bu kriterleri gözden geçirmenizde fayda var. Örneğin Genesi tarzı temalar SEO için kendileri imkan sağlarken, diğer pek çok tema firması bunlar için YOAST SEO adlı eklentiyi kullanmanızı tavsiye etmektedir. Veya MyThemeShop gibi firmalar sosyal medya ve abonelik sistemini sizin için sağlarken, pek çok temada bu özelliği çeşitli eklentiler yükleyerek sağlayabilirsiniz.

Ziyaretçilerinizi Dinleyin ve Gelişime Açık Olun

Ne zaman yeni bir tasarım ile ortaya çıkarsanız, ziyaretçilerinizde o an sizi eleştirmeye başlayacaktır. Unutmayın ki herkesi mutlu etmeniz mümkün değildir. Fakat, kimseyi dinlememekte sizi yanlışa sürükleyebilir. Önceki  WordPress temanızda kullandığınız bir özelliğin yeni temanızda bulunmaması durumunda bile pek çok ziyaretçiyi kaybedebilirsiniz. Bu yüzden websitenizde köklü değişikliklere gittiğinizde (tema, eklenti ve hatta renk değişikliği bile olabilir) kullanıcılarınıza soru sormaktan çekinmeyin. Bir anket açarak eksik yanlarınızı görebilir veya yaptığınız değişikliğin sonuçlarını belirleyebilirsiniz.

Kategoriler
Pratik Bilgiler

WordPress Dizin Taramasını Kapatmak | Sadece 1 Dakikada

Normalde bir web serverı index dosyanızı (index.php yada index.html gibi) bulamadığında, otomatik olarak dizin içeriklerinizi gösterir. WordPress dizin taraması da bu şekilde çalışır. WordPress sitenizin dizininde yer alan dosyaların ve diğer tüm öğelerin gösterilmesi pek çok açıdan sizi zarara uğratabilir.

WordPress dizin taramasının açık kalması öncelikle sitenizi hack saldırılarına açık bir hale getirir. Hangi eklentileri kullandığınız, server bilgileriniz, temalarınız bir dizin halinde gözükeceği için, kötü niyetli ziyaretçiler bu bilgileri kullanarak sitenizde açıklar yakalayabilir.

Bu yazımda dizin taramasını sadece bir dakika içerisinde nasıl kapatabileceğinizi sizlerle paylaşacağım. Fakat öncesinde dizin taramasını ziyaretçilere kapamanın neden önemli olduğunu anlatmak istiyorum.

Neden WordPress Dizin Taramasını Kapatmalısınız?

Hackerlar dizin taramasını kullanarak, sitenizde yer alan ve çeşitli zayıf noktaları olan eklentileri, temaları ve diğer öğeleri keşfederler. Daha sonrasında ise WordPress sitenizde bu açıkları kullanarak hack saldırıları düzenlerler. Dizin taramasını kapatmanız için en önemli neden budur.

Bunun yanında, meraklı ziyaretçileriniz sitenizde yer alan resimleri, dosyaları diğer pek çok bilgiyi inceleyebilir. Hatta dizininizde yer alan tüm resimleri indirebilir. Eğer sitenizin mahremiyetine önem gösteriyorsanız, dizin taramasını kapatmanız çok önemlidir.

NOT: Bu işlemin yanında en harika WordPress güvenlik eklentilerini yükleyerekte websitelerinizin güvenliğini arttırabilirsiniz.

WordPress’te Dizin Taraması Nasıl Kapatılır?

WordPress sitelerinizde dirin taramasını kapatmak için tek yapmanız gereken, tek satırlık bir kod parçasını .htaccess dosyanıza eklemektir. Bu dosyayı düzenlemek için FTP veya cPanel üzerinden site dosyalarınızı görüntülemeniz gerekir.

NOT: Eğer dosya yöneticinizde veya FTP ile sitenize bağlandığınızda .htaccess dosyasını göremiyorsanız ‘gizli dosyaları göster’ seçeneğini açmanız gerekir.

Adım 1: .htaccess dosyanızı bulduktan sonra düzenlemek için açın. Bu dosyayı bilgisayarınızda bir metin editörüyle düzenleyebileceğiniz gibi cPanel üzerinde direk düzenleme de yapabilirsiniz.

Adım 2: Daha sonrasında aşağıdaki kodu .htaccess dosyanıza yapıştırın:

Options -Indexes

Adım 3: Kodunuz ekledikten sonra dosyanızı kaydedin ve tekrar websitenize yükleyin. Dizin taramasını kapatmak için tek yapmanız gereken bu.

WordPress sitenizde dizin taramasını engellediğinizde, site dizinine ulaşmak isteyen ziyaretçileriniz otomatik olarak 404 sayfanıza yönlendirilir. Bu şekilde websitenizin güvenliğini arttırabilirsiniz.

Kategoriler
Pratik Bilgiler

WordPress Websitelerinde Kullanılan Eklentileri Bulmanın 3 Yolu

WordPress dünyasında binlerce eklenti mevcut ve her gün bu eklentilere yenileri ekleniyor. Kendi adıma konuşacak olursam, WordPress websitelerinde kullanılan eklentileri bulmak ve incelemek benim çok ilgimi çekiyor. Bunun sebeplerine gelecek olursak, hem pek çok farklı blogun tercihlerini incelemiş oluyorum, hemde hiç kullanmadığım bir eklentinin bana ne gibi yararlar getirebileceğini görmüş oluyorum.

Sizde hem yeni eklentilerin kullanımlarından haberdar olmak, hemde diğer websitelerde kullanılan eklentileri incelemek istiyorsanız bu yazı tam size göre. Bir WordPress websitesindeki eklentileri görmenin çeşitli yöntemleri mevcut. Aşağıda bu yöntemleri inceleyebilir, hangisi en kolayınıza geliyorsa kullanarak diğer websitelerinin eklentilerini bulabilirsiniz.

WordPress Tabanlı Websitelerin Kullandığı Eklentileri Bulmanın 3 Yolu

WpThemeDetector

WpThemeDetector websitesini kullanarak diğer websitelerinde çalışan eklentileri bir liste halinde görebilirsiniz. Aşağıda dünyanın en ünlü WordPress bloglarından birisi olan WPbeginner’ın hangi eklentiler ile çalıştığını gösteren görseli inceleyebilirsiniz.

eklentileri bulma

Google Araması Yapmak

Aslında bir nevi hile yapıyor olsakta, pek çok WordPress blogunun güvenlik açıkları bulunmaktadır. WP-content dosyasını arama motorlarından gizli tutmayan her websitenin hangi eklentiler ile çalıştığını kolaylıkla görebilirsiniz.

Basitçe ;

  • Google arama bölümüne site:http://www.xxxxx.com/wp-content/plugins yazarsanız, özel olarak güvenlik koymamış her websitenin eklentilerini görebilirsiniz.

Not: xxxxx yazan bölüme website adını yazmanız gerekmektedir.

Google, kendi blogunuzun eklentilerini de bu arama yöntemi ile sıralıyorsa, Google Search Console üzerinden wp-content/plugins bölümünü site haritalarınızdan kaldırmanız gerekebilir. Ayrıca robots.txt dosyanızda da bu dizinin bloklu olduğundan emin olmalısınız.

Bu taktik her websitesinde çalışmayabilir. Fakat, farklı bir yöntem olarak bilgi kesenize ekleyebileceğiniz, zaman zaman oldukça yararlı olabilecek bir yöntemdir.

Sayfa Kaynağını Görüntülemek

Bu yöntem hemen her websitesinde çalışır. Bir websitesinin kaynağını görüntüleyip (websitesinde sağ tıklayarak) kaynak dosyasında eklenti ismi aratabilir veya direk “wp-content/plugins” dizinini inceleyebilirsiniz.

Bu yöntem sayesinde WordPress dünyasında yer alan tüm websitelerinin kullandığı eklentileri bulabilirsiniz. İlk yöntem olan WpThemeDetector gibi araçlar bazen size eksik bilgi sunabilir. Fakat sayfa kaynağında tüm gerçek apaçık ortada olacaktır.

Kategoriler
Pratik Bilgiler

WordPress Ping Listesi Güncel 2020

İndekslemenin eş anlamlısı dizinlemektir. Arama motorları bilgileri ve geri bildirimleri indeksleme sistemi ile işler. İndeksleme olmadan arama motorları aradığınız restoranınızı bulmanızda veya bir bal arısı ile eşek arasının farkını anlamanızda sizlere yardımcı olamaz. WordPress ping listesi de sitenizin indekslenme süresini hızlandırır.

Bunun yanında indeksleme sayesinde ziyaretçileriniz WordPress websitelerinizdeki içeriklere daha kolay ulaşır. Aslında blogunuzda yeni bir yazı yazdığınızda bu içeriğin arama motorlarında en kısa sürede indekslenmesini istersiniz. Bu sayede ziyaretçileriniz size daha kolay ulaşır.

Güzel olan şu ki; içeriğinizin indekslenmesi için arama motorlarını beklemek zorunda değilsiniz. Bunun yerine siz arama motorlarını bilgilendirebilirsiniz. Bunu yaparkende WordPress ping listesini kullanmalısınız. Ping servisleri web sitenizdeki tüm yenilikleri farkeder ve bu yenilikleri Google, Bing gibi arama sayfalarına bildirir.

Bu yazımda SEO için oldukça önemli olan WordPress ping listelerinin ne anlama geldiğini ve bu ping listelerindeki URL’leri sizlerle paylaşacağım.

WordPress Ping Listesi Nedir ?

WordPress ping listesi arama motorlarına, RSS’lere ve website rehberlerine sitenizdeki yeni yazıları, paylaşımları bildiren bir mekanizmadır. Kullandığınız ping listesi sayesinde arama motorlarında yeni yazdığınız yazıların indekslenmesi çok daha hızlı olur ve bu sayede site kullanıcısı sayınızın artışında da ivme yakalanır.

WordPress ping listesini sayfanıza eklemenizin bir diğer avantajı ise otomatik çalışmasıdır. Her seferinde bu listeleri kullanarak arama motorlarını harekete geçirmeniz gerekmez.

WordPress Ping Listesi Nasıl Eklenir ?

WordPress hali hazırda tek bir pin servisini (Ping-o-Matic) kullanır. Fakat daha fazla ping listesi ile çalışarak farklı arama motorlarını ve RSS servislerini bilgilendirmeniz size büyük kolaylık sağlayacaktır. Aşağıda ping servislerini nasıl ekleyeceğinizi adım adım öğrenebilirsiniz.

  1. WordPress yönetici paneline giriş yapın.
  2. Ayarlar > Yazma kısmına girin.
  3. Sayfanın aşağısında servisleri güncelle bölümünü göreceksiniz.
  4. Aşağıdaki listeyi buraya kopyalayın ve yapıştırın.
  5. Değişiklikleri kaydet butonuna tıklayın.
wordpress ping listesi

WordPress Ping Listesi

Aşağıdaki listeyi sitenize ekleyerek, arama motorlarında indekslenme sürenizi hızlandırabilirsiniz.

http://blogmatcher.com/u.php

http://bulkfeeds.net/rpc

http://www.blogsnow.com/ping

http://ping.feedburner.com

http://ping.bloggers.jp/rpc/

http://coreblog.org/ping/

http://www.blogshares.com/rpc.php

http://topicexchange.com/RPC2

http://www.mod-pubsub.org/kn_apps/blogchatter/ping.php

http://rpc.pingomatic.com

http://rpc.blogrolling.com/pinger/

http://ping.cocolog-nifty.com/xmlrpc

http://ping.exblog.jp/xmlrpc

http://rpc.icerocket.com:10080/

http://api.moreover.com/RPC2

http://mod-pubsub.org/kn_apps/blogchatt

http://www.newsisfree.com/xmlrpctest.php

http://www.snipsnap.org/RPC2

http://www.a2b.cc/setloc/bp.a2b

http://www.newsisfree.com/RPCCloud

http://ping.myblog.jp

http://www.popdex.com/addsite.php

http://www.blogroots.com/tb_populi.blog?id=1

http://www.blogoon.net/ping/

http://www.bitacoles.net/ping.php

http://ping.amagle.com/

http://xping.pubsub.com/ping/

http://rpc.weblogs.com/RPC2

http://ping.rootblog.com/rpc.php

http://bitacoras.net/ping

http://api.feedster.com/ping

http://www.blogoole.com/ping/

http://ping.blo.gs/

http://blog.goo.ne.jp/XMLRPC

http://www.weblogues.com/RPC/

http://api.moreover.com/ping

http://trackback.bakeinu.jp/bakeping.php

http://www.blogstreet.com/xrbin/xmlrpc.cgi

http://www.lasermemory.com/lsrpc/

http://ping.bitacoras.com

http://rpc.icerocket.com:10080/

http://xmlrpc.blogg.de

http://rpc.newsgator.com/

http://bblog.com/ping.php

http://ping.syndic8.com/xmlrpc.php

http://www.blogdigger.com/RPC2

http://1470.net/api/ping

http://api.my.yahoo.com/RPC2

http://pingoat.com/goat/RPC2

http://rpc.technorati.com/rpc/ping

http://rpc.blogbuzzmachine.com/RPC2

http://blogsearch.google.com/ping/RPC2

http://ping.blogmura.jp/rpc/

http://api.my.yahoo.com/rss/ping

http://rpc.copygator.com/ping/

http://ping.weblogalot.com/rpc.ph

http://www.blogpeople.net/servlet/weblogUpdates

Arama Motorlarını Gereksiz Pinglerden Uzak Tutun

Ping listeleri sayfalarınızın indekslenmesi için çok yararlı olsa da, çok fazla ping servisi ile çalışmanız dolayasıyla arama motorlarının gözünde zararlı site konumuna düşebilirsiniz. Bunun çözümü ise oldukça basit. Bedava bir eklenti olan WordPress Ping Optimizer sayesinde ping listenizi ve nekadar ping gönderileceğini sadece bir iki tıklamayla ayarlayabilirsiniz. Bu şekilde arama motorlarının gözünde “Spammer” konumuna düşmemeyi garantilersiniz.

WordPress Ping Optimizer eklentisi sayesinde pinglerinizi limitleyebilir, belirli zaman aralıklarında arama motorlarına bildirim gönderilmesini sağlayabilirsiniz. Bunun yanında, eklentinin sunduğu ping servisleri dışında, kendi istediğiniz servisleride listeye ekleyebilirsiniz.

Kategoriler
Pratik Bilgiler

Siyaset Felsefesine Giriş

SİYASET FELSFESİNİN KONUSU

Siyaset (politika) Arapçadan Türkçeye geçmiş bir sözcüktür. “Elden ele geçen güç”, “iktidar” anlamına gelir. Politika sözcüğü ise eski Yunancada “kent devleti” anlamındaki polis sözcüğünden gelmektedir. En geniş anla­mıyla siyaset Aristoteles’in “Politika” adlı eserinde belirttiği gibi yurttaşların toplumu ilgilendiren işlerle ilgi­li olarak yaptığı her seydir.
Tarihsel süreçte siyasetle ilgili değerlendirmeleri karşıt iki kümede toplamak olanaklıdır:
a) Siyaset, toplumsal sınıflar arasında içten içe bir mücadeledir. Amaç, iktidarı ele geçirmektir.
b) Siyaset, toplumda birliği sağlamak, özel çıkarlara karşı koyarak genel yararı ve ortak iyiliği gerçekleştirmek­tir.
Bu iki görüşten her birinin gerçeğin bir yönünü yansıttığı söylenebilir. Nitekim Fransız siyaset bilimcisi Maurice Duverger siyaseti şöyle belirtmektedir:
“Siyaset (politika) hem bir çatışma ve iktidar kavgasıdır hem de toplumun tüm üyelerinin yararına olabilecek bir düzen yaratma aracıdır.”
Günümüz­de birçok düşünür siyaseti kısaca ülke, devlet, insan yönetimi biçiminde tanımlamaktadır.
Siyaset daha çok demokratik rejimlere özgü bir etkinliktir. Çünkü monarşilerde ve diktatörlüklerde halkın, dev­let ve toplum işleriyle ilgili olarak yapabileceği pek bir şey yoktur. Bu bakımdan siyaset, insanların birbirleriyle “yurttaş” olarak ilişki içinde bulundukları toplumların ürünüdür.
Siyaset hem siyaset biliminin hem de siyaset felsefesinin konusunu oluşturur; ancak bu iki bilgi dalının siya­sete yaklaşımları farklıdır.

SİYASET BİLİMİ, her bilim gibi olanı inceler, olguların nedenlerini ve nasıllarını araştırır. Konusu içerisine baş­ta devlet olmak üzere siyasal kurumlar, siyasal rejimler (krallık, diktatörlük, demokratik yönetim vb.), bu kurum­ların ve rejimlerin oluşmasında ve işlemesinde rol oynayan tutum ve davranışlar girer. Bu bilim dalı, konusuna giren tüm kurum ve olguları, diğer toplum bilimlerinin yararlandıkları bilimsel yöntemlerle araştırır.
SİYASET FELSEFESİ ise olması gerekeni inceler; çünkü siyaset alanına ilişkin sorular ancak olması gereken üze­rine düşünme yoluyla yanıtlandırılabilir. Bu bilgi dalının öncülerinden sayılan Alman filozof Christian Wolff’a göre (1679-1 754); “Siyaset felsefesi insanı, toplu halde ve yerleşik düzene geçmiş bir konum içinde yaşayan varlık olarak ele alan felsefe disiplinidir.”
Siyaset felsefesi siyasal otoriteyi, bu otori­tenin oluşumunu, kaynağını, gücünü nasıl sürdürdüğünü, siyasal otoriteyle birey arasındaki ilişkiyi ve bunların daha “iyi” ve daha “adil” bir duruma gelip gelemeyeceğini inceler. Başka bir deyişle siyaset felsefesi, siyaset ol­gusunu çağdaş ve güncel sorunları çıkış noktası yaparak temellendirmeye, yani nesnel bir ölçüte ya da ölçütlere dayandırmaya çalışan felsefe dalıdır.

SİYASET FELSEFESİNİN TEMEL KAVRAMLARI

Her felsefe disiplini gibi siyaset felsefesi de kavramlarla çalışır. Bundan dolayı bu felsefe dalının da öncelikle kavramlarını açık seçik bir duruma getirmesi zorunludur. Siyaset felsefesinin önemli temel kavramları şunlardır:
birey, toplum, sivil toplum, devlet, iktidar, yönetim, meşruiyet (yasallık), egemenlik, hak, hukuk, yasa, bürokra­si.

Birey 
(fert), siyaset felsefesinde tek insan anlamına gelir. Bireyin temel özelliği, toplum içinde, toplumla birlik­te yaşayan ve ona az ya da çok bağımlı olan “toplumsal varlık” oluşudur.

Toplum, temel ve toplumsal gereksinimlerini karşılamak için birbirleriyle ilişki kuran, birbirlerini etkileyen, or­tak bir kültürü paylaşan, belirli bir bölgede bir arada yaşayan insan topluluğudur.

Sivil toplum, batıda totaliter rejimi olan devletlerin uygulamalarına karşı “devlet karşıtlığı” anlayışını yansıtan bir siyasal terim olarak ortaya çıkmıştır. Çağdaş anlamıyla sivil toplum, yurttaşların kararlara katılmasıyla oluştu­rulan ve yönetilen bir düzeni dile getirir.

Devlet, sınırları belli bir toprak parçası üzerinde örgütlenmiş, egemenlik içinde yaşayan, benzerlerince tanınan bir topluluğun dış dünyaya karşı manevi kişiliğini ve bağımsızlığını temsil eden bir örgüttür.
Siyasal ve hukuksal niteliği olan bir kurum olarak varlık nedeni, ülke içinde güvenliği ve toplumsal ilişkilerin adalete (insan haklarına) dayanmasını sağlamaktır. Toplumsal iş bölümünde yurttaşlardan bazılarının belirli sürelerle görev aldığı bir organlar bütünüdür.
İKTİDAR: Geniş anlamıyla iktidar, kendi istencini (iradesini) egemen kılabilme, bir işi yapabilme gücüdür Siyasal anlamda iktidar ise bir toplumda egemenliği ellerinde bulunduranlar, dile getirir ve onlara devlet gücünü kullanma yetkisi verir.

YÖNETİM: Bir kurumu, -söz gelimi devleti- saptanan ilke ve amaçlara göre çalıştırma, yönetme anlamına gelir.

MEŞRUİYET (yasallık, yasaya uygunluk); Eylemin yazılı yasaya, pozitif hukuka uygunluğunu belirten bir kavramdır. Bir eylemin meşru (yasal) sayılması için ahlaki olması gerekmez. Eylemin pozitif hukuka uygun olması meşruluğu için yeterli sayılır.

EGEMENLİK: Devlet, üç temel ögeden oluşmuştur. Bunlardan biri insan topluluğu, diğeri sınırları belirli bir ül­ke, üçüncüsü de egemenliktir. Egemenlik, devleti devlet yapan güçtür Başka bir deyişle iktidar olmaktan doğan gücü kullanmak, emir almadan emredebilmektir. Egemenlik devlet gücü olduğuna göre, devlet içinde onun üs­tünde ya da ona denk bir güç söz konusu olamaz.
Egemenliğin içe ve dışa yansımaları şöyle belirtilebilir:

• Devletin egemenlik hakkı ülke içinde sınırlandırılamaz; ancak bu, devletin egemenlik hakkını kullanan siyasal iktidarın yetkilerinin sınırlandırmayacağı anlamına gelmez. Nitekim gelişmiş ülkelerin hemen tümünde siyasal iktidarın yetkileri çeşitli organlar (meclis, hükumet, yargı vb.) arasında bölüştürülerek sınırlanmıştır.

• Egemenlik hakkı devlete emretme, para basma, ordu ve zabıta güçleri oluşturma vb. yetkilerini verir.
• Egemenlik, devletin diğer devletlere karşı bağımsızlığını belirtir. Bir devletin bağımsızlığı, genel olarak öte­ki devletlerce tanınmasıyla belirginleşir.
Emretme, para basma, ordu ve zabıta güçleri oluşturma bağımsızlığın maddi ögeleridir
Bağımsızlığın manevi ögesi ise meşruiyettir. Daha önce belirttiğimiz gibi meşruiyet, iktidarı elinde bulunduranların yönetme gücünü po­zitif hukuktan alması ve halk tarafından da genel kabul görmesidir.
HAK: Bu kavram, yerine göre iki anlamda kullanılır. Birinci anlamda hak, başkasından istenebilecek olan şeydir. Bu anlamda “başkasının bizden isteyebileceği şey” anlamına gelen ödevin karşıtıdır. Örneğin, okul kitap­lığından kitap almak hakkımızdır. Aldığımız kitabı örselemeden ve zamanında geri vermek ödevimizdir.

İkinci anlamda hak izin verilmiş olan ya da yasaklanmamış olan edimlerde bulunma serbestisidir. Bu anlam­daki hak; yasa, tüzük, yönetmelik ve ahlak kurallarından kaynaklanır. Kişinin “düşünce ve kanılarını özgürce yay­ma hakkı”nda olduğu gibi. Her iki anlamda da hak kavramı zorlama ve şiddet kavramlarına karşıttır.

HUKUK: İnsan, Aristoteles’in belirttiği gibi toplumsal bir varlıktır. Topluluk içinde yaşamak, insanlar için bir zo­runluluktur. Bu da birtakım kurallara uymayı gerektirir. İşte, toplumsal ilişkileri düzenleyen, uyulması zorunlu ku­rallar topluluğuna hukuk denir. Hukuk, çeşitli çıkarlar ya da iktidar kaygısıyla kendiliğinden belirlenen toplumsal ilişkilere (rol ilişkileri, kurumlar arası ilişkiler) ait düzenlemelere adaleti getirmeyi amaçlar. Hukuk kuralları tanım­dan da anlaşılacağı gibi yaptırımlarla güçlendirilmiştir. Hukuka aykırılık her zaman bir yaptırımla karşılaşır. Ha­pis, para cezası, meslekten alıkoyma gibi.
YASA: 
Hukukta olduğu gibi siyaset biliminde de yasa denilince, bireyler arası ilişkileri düzenlemek amacıyla devletçe konulmuş kurallar anlaşılır. Bu açıdan bakıldığında yasa, insan etkinliğini dışardan düzenleyip yöneten buyruk nitelikli bir kurallar sistemidir.
BÜROKRASİ: Kamu hizmetlerinin çalışan elemanları, memurlardır. Bunların aşamalı (hiyerarşik) bir biçimde oluşturduğu topluluk “bürokrasi” diye adlandırılır. 
Bürokrasi, belirli bir düzeye ulaşmış toplumlarda zorunlu bir kurumdur; çünkü ancak onun varlığıyla işler düzenli olarak yürütülebilir. Ne var ki bazı ülkelerde giderek geniş­leyen bürokrasi, işleri kolaylaştıracak yerde zorlaştıran, gelişimi önleyen hantal bir yapıya dönüşmüştür.

SİYASET FELSEFESİNİN SORULARI

Siyaset felsefesinin ele aldığı sorulardan bazıları şunlardır:

• Devletin varlık nedeni, işlevi ve sorumluluğu nelerdir?
• İktidar kaynağını nereden alır?
• Devlet istikrarının koşulları nelerdir?
• Egemenliğin kullanılış biçimleri nelerdir?
• Sivil toplumun anlamı nedir?
• Devletin koyduğu yasalarla adalet ve hak gibi yüksek ahlaki değerler arasında nasıl bağlantı vardır?
• Meşruiyetin ölçütü nedir?
• Bireyin temel hakları nelerdir?
• Temel hakların güvenceye alınabilmesi için nasıl bir örgüte gereksinim vardır?
• Bürokrasiden vazgeçilebilir mi?
• En iyi yönetim şekli hangisidir?

Düşünce tarihinde bunlar, ve başka sorulan yanıtlandırmaya çalışmış çok sayıda düşünür vardır. Ancak çö­zülmeyi bekleyen sorunlar her dönemde başka olduğundan, günümüzün siyaset felsefesi çağdaş devlet, top­lum ve insanı yakından ilgilendiren soruları ele almak durumundadır.

İKTİDAR KAYNAĞINI NEREDEN ALIR?

Çağdaş devlet; ülke, ulus, iktidar ve egemenlik ögelerinden oluşan büyük bir kurumdur. Devletin bir ögesi olan iktidar ise toplumdaki bireyler üzerinde devlet gücünü kullanma yetkisidir. Başka bir deyişle siyasal iktidar toplumu yönetme gücüdür. Bu bakımdan siyasal iktidardan yoksun bir devlet düşünülemez.
Kuşkusuz hiçbir siyasal iktidar sadece güç kullanarak varlığını sürdüremez. Bir siyasal iktidarın tutum ve buy­rukları, toplum bireylerinin inanç, çıkar ve değer yargılarıyla ne kadar çok çakışırsa iktidar o ölçüde meşruiyet (yasallık) kazanır ve buyruklarına karşı çıkanların sayısı azalır.
İktidarın kaynağı sorununu ele alanlardan birisi Alman siyaset felsefecisi Max Weber’dir. (1864-1920).Weber, otorite (buyurma gücü) türlerini

a) Geleneksel otorite,
b) Karizmatik otorite ve
c) Hukuksal oto­rite olmak üzere üçe ayırmıştır.

a. Geleneksel otorite: Bu otorite türü, gelenek ve göreneklerin egemen bulunduğu, değişme ve gelişmenin çok yavaş olduğu durağan (statik) toplum ve kurumlarda görülür. Feodal toplumlarda ve ataerkil aile tipinde bu otori­te geçerlidir. Bu türden toplum ve kurumlarda otoritenin kaynağı gelenekler ve yerleşik inançlardır. Örneğin; ölen hükümdar, şeyh ya da atanın yerine genellikle büyük oğlu geçer. Geleneksel otorite kapsamında yer alan krallık ve imparatorluklarda iktidar dinsel temele dayanır. Teokrasi denilen bu yönetim biçiminde ege­menliğin tanrıda olduğuna, insanların Tanrı buyruklarına uygun tarzda ya­şamaları gerektiğine inanılır. Yöneticinin de tanrının yeryüzündeki temsil­cisi olduğu ve toplumu Tanrı adına yönettiği kabul edilir.

b. Karizmatik otorite: Karizma; “lütuf, etkileyicilik, büyüleyici özellik” anlamına gelir. Karizmatik otorite, liderin sahip olduğuna inanılan olağa­nüstü niteliklerden doğar. Çoğu zaman bu niteliklerin o liderde var olup olmadığı araştırılmaz; ama var olduğuna inanılır. Karizmatik otoritede iktidarın kaynağı doğrudan doğruya liderin özellikleri ve eylemleridir. Bu nedenle karizmatik otoriteye dayalı her iktidarı olumlu saymak mümkün değildir. Örneğin; Hitler, iktidarında ırkçılığı benimseyerek insanlığı acı­ya ve yıkıma sürüklemiş; Nelson Mandela ise Güney Afrika Cumhuriyeti’nde ırkçılığın sona erdirilmesi için uzun yıllar mücadele etmiş ve 1994 yılındaki ilk demokratik seçimlerde cumhurbaşkanı seçilmiş karizmatik liderlerdir.

c. Demokratik ya da hukuksal otorite: Bu otorite ne geleneklerden ne de liderlerinin olağanüstü niteliklerinden kaynaklanır. Onun kaynağı insanların doğal yeti, nitelik ve gereksinimlerinden doğan yazılı kurallar, yani hukuk­tur. Hukuk kuralları yönetilenleri olduğu gibi yönetenleri de bağlar. Demokratik otoritede iktidarın kaynağını akıl ve hukuk oluşturur. Yöneticiler belli kurallara göre iktidara ge­lirler, belirli sınırlar içerisinde yetkilerini kullanırlar ve belirli kurallara göre iktidardan ayrılırlar. Bunun yolu se­çimdir. Bu iktidar türüne ve buradaki otoriteye demokratik denilişinin nedeni, iktidarı kullanacak olanların halk tarafından belirlenmesidir.
Görüldüğü gibi iktidarın geleneksel, karizmatik ve demokratik olmak üzere “meşru” üç kaynağı vardır. Bunla­rın dışındakiler, hükumet darbesi ve siyasal rejim değişikliğinde görüldüğü gibi “zor ve kaba kuvvete dayandık­larından, en azından başlangıç dönemlerinde “meşru” sayılmazlar.

BİREYİN TEMEL HAKLARI NELERDİR?

İnsan hakları terimi, tüm insanlara, insan oluşlarından ötürü tanınması gereken hak ve özgürlükler bütününü, daha doğru bir deyişle “ideal”ini ifade eder. Çünkü toplumsal yaşamda bu idealin ancak bir bölümü gerçekleşe­bilmektedir. Gerçekleşenler de türlü nedenlerle sınırlandırılmaktadır.
Bireyin temel hakları;
1) Kişisel haklar,
2) Toplumsal ve ekonomik haklar,
3) Siyasal haklar olmak üzere üç kümede toplanabilir.

Birinci kümede yer alan kişisel haklar, bireyi topluma, özellikle de devlet gücüne karşı koruyan, ona bir tür dokunulmazlık sağlayan haklardır. Bunlara koruyucu haklar da denir. Bunların en başta geleninin yaşama hak­kı ile düşünce özgürlüğü olduğu söylenebilir.

İkinci kümede, bireyin devletten isteyebileceği toplumsal ve ekonomik haklar yer alır 
Burada birey artık korunma durumunda değildir. Bir yurttaş olarak kendisi için baz, şeylerin yapılmasına hak kazanmıştır. Bu bakım­dan bu haklara isteme haklan denir. Çalışma hakkı, eğitim görme hakkı, sağlık hakkı, mülkiyet hakkı. sendikalaşma hakkı gibi.

Üçüncü kümede ise siyasal haklar toplanmıştır. Bunlar yurttaşın devlet yönetimine katılmasını sağlar 
Bundan ötürü bu haklara katılım haklan denmektedir. Yurttaşlık hakkı, seçme ve seçilme hakkı bunların en önemlile­ridir.

Özellikle 20. yüzyıldan başlayarak yeryüzündeki tüm insanların aralarındaki ırk, renk, dil, din, cinsiyet fark­larına bakılmaksızın temel haklardan eşit biçimde yararlanabilmeleri giderek artan bir hızla gerçekleşmektedir. Nitekim günümüzde bireyin temel hakları devletlerin ulusal sınırlarından bağımsız olarak ele alınabiliyor. Örne­ğin, temel haklarla ilgili bir konuda haksızlığa uğradığı savına kendi ülkesinde olumlu yanıt alamayan bir kişi, da­vasını devletler arası yargı organlarına götürebiliyor.

BÜROKRASİDEN VAZGEÇİLEBİLİR Mİ?

Bürokrasi, dilimize Fransızcadan geçmiş büro ile eski Yunancada egemenlik anlamına gelen krasi sözcükle­rinin birleşmesinden oluşmuş bir terimdir. Günlük dildeki “kırtasiyecilik” anlamında kullanıldığında, işlerin yapılışında şekilciliğe ve kuralcılığa aşırı önem veren yönetim mekanizmasının yarattığı verimsizliği ve kaynak sa­vurganlığını dile getirir. Kırtasiyecilik sözüyle bürokrasinin olumsuz yanı vurgulanır.
Siyaset felsefesinde kamu hizmetlilerinin (memurların) aşamalı (hiyerarşik) bir şekilde oluşturduğu topluluğa bürokrasi denmektedir. Bürokraside görevliler, kimilerine göre ast, kimilerine göre üst konumundadırlar. Her gö­revli bir üsttekinin, yasalara uygun olarak verdiği buyrukları yerine getirmek durumundadır. Bu yönüyle bürokra­si, ast-üst ilişkilerinden oluşan bir piramit görünümündedir.

Günümüzde bürokrasi devlete özgü bir olgu olmaktan çıkmıştır. Özellikle sanayi toplumlarında büyük giri­şimler (teşebbüsler), siyasal partiler, gazeteler vb. bürokratik bir yapıya sahiptir. Bu bakımdan, bürokrasiden kay­naklanan sorunlar devletin yanında özel sektörü de etkilemektedir. Bürokrasiye yöneltilen eleştirilerden bazıları şunlardır:
Seçimle gelen siyasal iktidar gidici, oysa atamayla gelen “memurlar ordusu” kalıcıdır. Gidici olduğunun bilin­cinde olan hükumetler işleri hızlandırmak isterlerken, halk önünde sorumlu olmayan, ama iş güvenliğine ve ge­lecek güvencesine sahip olan bürokrasi, kendi ayrıcalıklarını koruma ve kendi kurallarına göre ağır çalışma eğili­mindedir.
Üst düzey bürokratları konularında uzman, deneyimli kimselerdir. Göreve geçici olarak gelen siyaset adam­ları ise genellikle konuya yabancıdırlar. Bu da ağırlığın bürokrasiye kaymasına yol açmaktadır.
Kapitalist bir toplumda bürokratların hangi toplumsal sınıftan geldiğinin önemi yoktur. Onlar sağladıkları olanaklarla halktan kopmakta ve çıkarları, egemen sınıfın çıkarlarıyla bütünleşmektedir.
Bürokrasi olgusunu sistemli şekilde inceleyen Max Weber çağdaş toplumlarda bürokrasinin oynayabileceği rolü “Bürokrasi, siyasal iktidarların aldıkları kararlan, ölü metinler durumuna düşürebilme gücüne sa­hiptir” diyerek çarpıcı bir biçimde dile getirmiştir.
Bu eleştiriler, kuşkusuz bürokrasiden vazgeçilebileceğini göstermez. Gene Weber’e göre çağdaş toplumların bürokratikleşmeleri kaçınılmazdır ve bürokrasi, örgütlenmenin en akılcı örneklerinden biridir. Ona bu özelliği ka­zandıran başlıca etkenler de şunlardır:

• Yasal kurallara ve yaptırımlara dayanması,
• Sürekliliği olan bir görevliler kadrosu,
• Yazılı belgelere ve işlemlere dayanan çalışma geleneği,
• Mevki ve yeteneğe göre verilmiş yönetim yetkisi ve sorumluluğu,
• İş bölümü ilkesine dayalı görev dağılımı.

Çağdaş toplumlarda bürokrasiden vazgeçmenin olanaksız olması, çabaların, olumsuzlukları giderici yönde odaklaşmasına yol açmıştır. Bu da devletin yönetim işlevinin eşitlik, özgürlük, toplumsal adalet, yararlılık gibi bir­takım yüksek değerler doğrultusunda gerçekleştirilmesini gerekli kılmaktadır.

SİVİL TOPLUMUN ANLAMI NEDİR?

Sivil toplum, batıda baskıcı (totaliter) yönetimlerin uygulamalarına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Günümüz’de de daha çok, batının kültür ve endüstri alanında gelişmiş ülkelerinde gözlemlenmektedir. Dolayısıyla “sivil topum” batıdan aldığımız bir siyasal terimdir. Yaygın anlayışa göre, bu terimle toplumun devlet kurumlarının dı­şında kendi kendini yönlendirmek için oluşturduğu demokratik yapı anlatılmak istenir. Görüldüğü gibi sivil top­lum terimindeki “sivil” sözcüğünün karşıtı çoğu kez sanıldığı gibi “askeri” değildir.
Ülkemizde cumhuriyetle başlayan çağdaşlaşma hareketi sivil topluma geçiş girişimi olarak nitelendirilebilir. Toplumun sivil topluma dönüşebilmesi için devletin de hukuk devletine dönüşmesi gerekir. Ancak hem “sivil toplum”un hem de “hukuk devleti”nin gerçekleştirilmesi, amaçlanan bir idealdir. Uygulamada ise ne sivil toplum ol­ması gerektiği gibi sivildir ne de devlet, olması gerektiği gibi tam bir hukuk devletidir.
Sivil toplum ile devlet karşı karşıya, farklı çıkarları olan iki taraf olarak görülmemelidir. Felsefe profesörü İonna Kuçuradi’ye göre, devleti güçlü, ezen; sivil toplumu ise zayıf, savunmada olan varlıklar olarak gören anla­yış batıdaki baskıcı yönetim biçimlerinden kalma bir mirastır. Ona göre çağdaş anlamda sivil toplum terimi, oluş­masında ve yönetilmesinde yurttaşların payı olan bir düzeni dile getirir. Toplumun demokratik yönetim talepleri ile sivil toplum birbirinden ayrı düşünülemez. Buna göre sivil toplumu oluşturan yurttaşlar da neler yapmak ge­rektiği konusunda en uygun çözümü bulmak amacıyla düzenin yönetimine eleştirel bir tutumla katılabilme gücü­ne sahip bireylerdir. Sivil toplumun bu güce sahip olabilmesi demokrasinin bir amaç değil, yaşama biçimi ola­rak ele alınmasını gerektirir. Bu da yalnızca seçime bağlı (elektoral) değil, daha çok katılımcı bir demokrasiye işaret eder.
Sivil toplum terimi; yalnızca istek, özlem ve haklarını devlete karsı koruyan bir toplumu ifade etmez Dev­letin varlık nedeni insan haklarına uygun hukuksal düzenlemelerle toplumsal ilişkilerde adaleti (insan haklarını) gerçekleştirmektir. Sivil toplumdan, devletin, bu temel amacına aykırı uygulamalarına karşı sesini, duyurabilen bir toplumu anlamak daha doğru olacaktır. Sonuç olarak sivil toplumu oluşturan başlıca ögelerin şunlar olduğu söy­lenebilir:
Düşünce özgürlüğü,
hoşgörü, çoğulculuk,
bağımsız tavır alma,
siyasal katılım ve devletin denetlenmesi yönünde etkili olabilecek güçte özerk bir örgütlenme

SİYASET FELSEFESİNİN İKİ ANA PROBLEMİ

Siyaset felsefesinin iki ana problemi vardır. Bunlardan biri “düzen ve devlet”, diğeri “birey ve devlet” ilişkisi­dir. Önce birinci problemi açıklayalım.

1. KARMAŞA – DÜZEN – ÜTOPYA

Çağımızın siyaset bilimcisi Maurice Duverger “Siyasal Rejimler” adlı eserinde en küçüğünden en büyüğüne, en ilkelinden en gelişmişine, en geçicisinden en süreklisine kadar bütün toplumsal gruplarda yönetenler ile yö­netilenler arasında köklü bir ayırım olduğunu ve bir yanda emreden, öte yanda itaat eden kişilerin bulunduğunu öne sürer. Ona göre insanlığın ilk çağlarında böyle bir yöneten ve yönetilen farklılığının bulunmadığını savunan­ların görüşleri “parlak bir varsayım”dan öteye geçmez. Duverger şöyle der:
Kesin olan bir şey varsa o da şim­diye kadar incelenmiş, ilkel denen her toplumda bireyselleştirilmiş iktidar izlerinin bulunmasıdır. Adına ister din adamları, ister sihirbazlar, ister ihtiyarlar heyeti densin her zaman küçük bir grup buralarda bütün toplumun yönetimini elinde bulundurur.”
Tarihsel gerçeği yansıttığını sandığımız yukarıdaki görüşlere katılırsak karmaşa halinde yaşamını sürdürerek varlığını korumuş bir toplumun olamayacağını söyleyebiliriz. İnsanların uzun bir süre karmaşa halinde yaşamış oldukları iddiasını da temellendirilmemiş bir varsayım olarak kabul edebiliriz.

Karmaşa halinde toplum yaşamının sürdürülememesi, toplumsal düzenin kurulmasını zorunlu kılmıştır. Düzen; belirli bir toplumda, bir arada yaşamayı olanaklı kılan ilişkilerin, o toplumun gereksinimlerine uygun ola­rak hukuk temelleri üzerine kurulmasıdır. Ne var ki devlet, belli bir grup ya da sınıfın çıkarlarına göre de yönlen­dirilebilen bir kurum olduğundan, kurulu toplumsal düzen, toplum gereksinimlerini yansıtmayabilir. Bu gibi du­rumlarda bazı düşünürler haksızlıkları giderecek, adaleti sağlayacak, sömürüyü önleyecek ve insanları daha mutlu kılacak toplum biçimleri tasarlamışlardır.
Nesnel koşullardan ve toplumsal yasalardan değil de adalet, eşit­lik, özgürlük gibi soyut birtakım ilkelerden türetilen ve gerçekleşmesi mümkün görülmeyen, başka bir deyişle “düş” olarak kalacak olan toplum biçimine siyaset terminolojisinde “ütopya” denmektedir. Ütopya 
terimi, İngiliz düşünürü Thomas More‘un(1478-1535) hiçbir yerde uygulanamayan anlamına gelen, “Utopia” adlı eserinden gelmektedir.

DÜZENİN GEREKLİLİĞİ VE DEVLET

Devlet kimine göre “en büyük kurum”, kimine göre “kurumlar kurumu”dur. Kısaca, devlet toplumsal yapının doruğudur. Temel özelliği bütün kurumlardan üstün oluşudur. O, bu özelliğiyle yasalar koyar, buyruklar verir. Devletin sınırları içinde yaşayan herkes, yürürlükte olan yasalara uymak zorundadır, uymayanlar cezalandırılır. Devletin cezalandırmak için zor kullanma hakkı vardır, tüm güvenlik güçleri devletin emrindedir. Yasalar iyi, adil, akla ve gerçeğe uygun oldukları için değil, devletin buyrukları oldukları için yürürlüktedir. Bu açıdan bakıldığın­da devlet, belli bir yasama biçimini belki de zorla kabul etmiş olan insanların oluşturdukları siyasal hir kurum görünümündedir.

Devlet en büyük kurum olmasına karşın, onun iktidarının da sınırları vardır. Ülke içindeki ekonomik güçlerin, askeri ve dinsel örgütlerin, siyasal partilerin, üniversitelerin, işçi sendikalarının, kısaca her türden baskı ve çıkar gruplarının çoğu kez isteklerini yerine getirmek zorunda kalır. Uluslararası ilişkilerde de en güçlü devlet bile, iktidarının siyasal, ekonomik, kültürel ve hukuksal sınırları olduğunu bilir ve siyasetini ona göre yürütür. Prof. Bülent Daver “Siyaset Bilimine Giriş” adi, eserinde günümüz devletini ayrıntılı olarak şöyle tanımlamakta­dır:
“Devlet, amacı sosyal düzenin, adaletin ve toplumun iyiliğinin sağlanması olan, belli bir toprak par­çası (ülke) üzerinde yerleşmiş bir insan topluluğuna (halka) dayanan ve bu topraklar üzerinde bulunan her şey üzerinde nihai meşru kontrole (otoriteye) sahip, siyasal bir örgütle (hükümet) donanmış sosyal bir organizasyondur.”

İDEAL DÜZEN ARAYIŞLARI

İdeal düzen arayışlarında ortaya çıkan düşünce akımları; ideal düzenin olabileceğini reddeden ve ideal düze­nin olabileceğini kabul eden düşünce akımları olmak üzere iki kümede toplanabilir.

İDEAL DÜZENİN OLABİLECEĞİNİ REDDEDENLER

İdeal düzenin olabileceğini yadsıyan düşünce akımlarının önde gelen temsilcileri sofistler ve nihilistlerdir.

Sofistler: İdeal düzenin olabileceğini yadsıyan sofistler, öncelikle insan ve toplum sorunlarıyla ilgilenmişler­dir. “Devlet ve hukuk nasıl oluşmuştur?” sorusunu ilk ortaya atan onlardır. Sofistlere göre devlet, insanların birlik­te yaşayıp birbirlerini desteklemek, karşılıklı olarak birbirlerini korumak zorunluluğundan yani sözleşmeden doğ­muştur. Toplum içindeki sınıf farklılıkları, ayrıcalıklar, soyluluk ya da kölelik hep insanın koyduğu kurallardan kay­naklanmıştır.

Sofistler ürettikleri düşüncelerle toplumsal düzeni sarsmışlar, dolayısıyla daha adil bir düzenin oluşturulması­na katkıda bulunmuşlardır. Örneğin, “Doğa insanları eşit yaratmıştır, insanlar, özgür ve köle diye ikiye ayırmak yanlıştır” diyerek köleliğe karşı çıkmışlardır.
Sofistlerin hem topluma yaklaşımları hem de varlık ve bilgi anlayışları onları ideal bir düzenin varlığını yadsımaya götürmüştür. Protagoras’ın görüşlerinde de açık seçik görmekteyiz:
“Her şeyin ölçüsü insandır. Herkes için geçerli bir bilgi yoktur. Böyle bir bilgi olmadığına göre, hakikat değil, kişiye yararlı olan aranmalıdır.”
Bu öncüllerden de ancak herkesin üzekrinde anlaşabileceği ideal bir düzenin olamayacağı sonucu çıkarılabilir.
Nihilistler: İdeal düzenin olabileceğini yadsıyan düşünce akımlarından biri de nihilizim/hiççiliktir. Nihilizm, varlık felsefesinde “Varlık var mıdır?” sorusunu “Yoktur” diye yanıtlayan öğretidir. Siyaset felsefesinde ise hiçbir otoriteye boyun eğmemek ilkesini benimseyen görüş anlamına gelir. Otoritesiz bir düzen kurulayacağına göre, nihilizm ideal bir düzen olabileceğini yadsır. Alman filozof Freadrich Nietzsche ve Rus devrimcisi Nikolay Çernişevski nihilist düşünürlerdir.

İDEAL DÜZENİN OLABİLECEĞİNİ KABUL EDENLER

Toplumların gelişmesinde bilgi ve buluşların rolü çok büyüktür. İnsanın ateşi buluşu, yaklaşık olarak günümüz­den elli bin yıl öncedir. Taş devri insanlarının çakmak taşlarından yararlanarak ya da sert odunu yumuşak oduna sürterek elde ettikleri ateş, onların yaşayışlarında büyük değişiklikler yapmıştır. Bu buluş sayesinde yiyeceklerini pişirmişler, ısınmışlar, geceleri aydınlanmışlar ve vahşi hayvanlardan korunmuşlardır. Sabanın bulunuşu tarım yapmalarına ve toprağa yerleşmelerine büyük ölçüde yardımcı olmuştur.
Denizlere açılmaya olanak sağlayan pusula, savaş biçimini değiştiren barut, haberleşmeyi hızlandıran telg­raf, eğitimi yaygınlaştıran kağıt ve matbaaya, daha sonra buhar makinesi ve elektrik eklenmiştir.
Bilim ve teknolojinin hızla geliştiği 19. yüzyılda bazı Avrupa ülkelerinde büyük sanayi hareketi başlamış (1760-1830 yılları arasında İngiltere’deki Sanayi Devrimi), yeni toplumsal sınıflar belirmiş, eski değerler yerlerini yenilerine bırakmış, krallıklar yıkılarak (1789’daki Fransız Devrimi) yeni rejimler ortaya çıkmıştır. İşte bu değişim­lerin yaşandığı toplumlarda ideal bir düzenin olabileceği görüşünü benimseyen kimi düşünürler ideal düzen ara­yışı içine girmişlerdir. Bu düşünürlerden bazıları çıkış noktası olarak özgürlüğü, bazıları da eşitliği almışlardır. Bu­radan ideal düzen arayışında biri liberal, diğeri sosyalist diyebileceğimiz farklı iki yaklaşım ortaya çıkmıştır.

ÖZGÜRLÜĞÜ TEMEL ALAN YAKLAŞIM:

Liberalizm diye adlandırılan bu yaklaşım, siyasette, dinde, ekonomide, kısa­ca tüm düşünce ve etkinlik alanlarında olabildiğince özgürlüğe yer verilmesinden, özgürlüğün temel ilke olarak benimsenmesinden yanadır. Devletin müdahale etmediği koşullarda ekonomik ilerlemenin, kendiliğinden özgür­lük, eşitlik ve herkesin refahı gibi ideallerin gerçekleşmesine yol açacağını savunur. Liberalizm daha çok çıkar çatışmalarının geçerli olduğu ekonomide etkili olmuştur. Kapitalist düzen bu yaklaşımın ürünüdür. Yaklaşımın ilk temsilcileri Adam Smith (Edim Simit, 1723-1790) ile John Stuart Mill’dir.

EŞİTLİĞİ TEMEL ALAN YAKLAŞIM:

Özgürlüğü temel alan yaklaşım bazı Avrupa ülkelerinde “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler (serbest girişimcilik ve ticaret)” sloganına göre uygulandı. Sonuçta ülke insanlarının, varlık­lılardan ve yoksullardan oluşan iki kümeye ayrılmış oldukları görüldü. Bu eşitsizlik düzeltilmezce ülkenin bütün­lüğünü korumak olanaksızlaşabilirdi. İşte bu gerçeği gören bazı düşünürler özgürlüğü temel alan yaklaşıma, baş­ka bir deyişle liberalizme karşı çıktılar. Özgürlüğün yerine temel ilke olarak eşitliği kabul ettiler.
Sosyalist denen bu düşünürlerin önde gelenleri Fransa’da Saint Simon

Kategoriler
Pratik Bilgiler

Suç Psikolojisi ve Tövbe

Suçluluk Psikolojisi

Suç işleme ve suçluluk duyma ile insanın doğası arasında ne tür bir ilişki vardır?

 Suça ilişkin olarak geliştirilen tüm tanımlarda suç olgusu bir toplumda belirli bir dönemde var olan idealler, gelenekler ve değerler sistemi çerçevesinde geliştirilen normlara uygun olmayan, bu düzenden sapan davranışlar olarak ele alınmaktadır.(Öğün,1999) Psikoloji sözlüğünde suçluluk duygusu şöyle tanımlanmaktadır.

 Suçluluk Duygusu: Kanunen ve dinen yasaklanan, ya da ahlaki açıdan ayıplanan bir şey yaptığımız, toplumun ahlaki normlarını, ya da kendi standartlarımızı çiğnediğimiz düşüncesinin yarattığı pişmanlık ve rahatsızlık duygusudur.

 Patolojik suçluluk duygusu, gerçek veya hayali ihlallere yönelik oldukça abartılı bir tepkidir. Bu tepki bazen paranoid bir kuruntu derecesine varabilir. Psikanalizde bu duygular ego ile ahlaki otorite olan süperego arasındaki çatışmayla tanımlanır (Budak, 2000).

 Nevrotik Suçluluk Duygusu: Kaygıya, öz-saygının kaybedilmesine çatışmalara yol açan gerçek veya hayali bir ihlalden kaynaklanan bir suçluluk duygusudur. Psikanalizde bu duygunun, ego ile süperego arasındaki çatışmadan kaynaklandığı ve bilinçsiz veya bilinçli bir cezalandırılma korkusuyla ilişkili bir kaygı şeklinde kendini gösterdiği varsayılır.

 Suçluluk duygusu, biri yanlış olduğunu düşündüğü bir şey yaptığında ortaya çıkar. Yani bu noktada farkındalık söz konusudur. Kişi herhangi bir nedenle suçluluk duyduğunda, genellikle, bu duygunsu azaltmaya çalışır(Wallington, 1973; Akt. Dönmez,1989). Suçluluk duygusu içindeki insanlar, suçluluk duymayanlarla karşılaştırıldıklarında, yardım etmeye daha eğilimli olacaklardır. Bir dizi araştırma bu görüşü desteklemektedir( Dönmez, 1989),

 İslam dininin suç, suçun telafisi ve suçlunun sağaltımı konusundaki yaklaşımı nedir?

 İslam dini suçu, kişinin “yapısal” yani kişilik özellikleri ile, “kurumsal” yani çevresel faktörlerin ortak ürünü olarak açıklar, işlenen bir suçta kişinin ve çevrenin ortak rolü vardır. Fakat işlenmiş olan bir suçta çevrenin olumsuz etkisi ne kadar fazla olursa olsun hiçbir zaman suçlun kişisel sorumluluğunu sıfıra indirgemez. İslam’ın suçun telafisi ve suçlunun tedavisi konusunda teklif ettiği çözümler vardır. Tövbe bunlardan biridir.

Tövbe Kavramı ve Temelleri

 Din Psikolojisi alanında Fırat’ın (2000) Şahsiyet Gelişiminde Tövbenin Fonksiyonu ile Yapıcı’nın (1997) İslam’da Tövbe ve Dini Yaşayıştaki Rolü başlıklı çalışmalarında tövbe kavramı işlenmiştir

 İstiğfar kelimesi, Arapça GFR kökünün, istek bildirme kalıbından türemiş bir isimdir. Kök anlamı, bir şeyin üstüne örtmek demektir, bu açıdan Kuran’da Allah’ın gafur olarak isimlendirildiği bir çok ayette O’nun hataları örten ve affeden olduğu açıklanmaktadır.

 İnsanı tövbeye götüren ve onu motive eden “affedilmenin istenmesi” yani istiğfar yaşantısıdır. İstiğfar bireyin Allah’tan yardım dilemesi anlamına gelirken, tövbe insanın kendi çabasının ürünüdür. Bu anlamda istiğfar bireyin Allah’tan kendisini tövbe konusunda başarılı kılmasını istemesidir. Bu nedenle ayetlerde çoğu zaman istiğfar tövbeden önce kullanılmaktadır.

 Elmalılı Hamdi Yazır ise “Rabbinizden af talep edin ve sonra O’na tövbe edin (11/3) ayetini aynı surenin bir başka ayetiyle bağlantı kurarak açıklar: Allah’tan bağışlanma isteme, inanç ve Salih amel insanın özbilincinden doğan kendine ve başkalarına yararlı, üretici eylemlerle olacaktır. Bundan dolayı kalpte hissedilmeyen kuru bir af isteğiyle kalınmamalı ve O’na tövbe edilmelidir, diyerek istiğfar ile tövbenin mutlaka beraber bulunması gerektiğini ifade eder (Yazır, 1992i IV s. 515)

 Tövbe ile istiğfarın birbirinden ayrı yaşayışlar olduğuna şu ayette de işaret edilmektedir. “Ey Muhammed! Hem kendinin, hem de mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların günahlarının bağışlanmasını dile, istiğfar et (47/19). Ayetten anlaşıldığı gibi istiğfar hem kişinin kendi şahsına hem de başkalarına yönelik olarak yapılabilmektedir. Çünkü istiğfar bireyin kendisinin veya başkalarının hatalarının bağışlanmasını içeren bir dua çeşididir.

 İstiğfarı bir tür itiraf olarak düşünebiliriz. Her dinde kültürde bu itiraf farklı gerçekleşebilir. Mesela, İslam’da günahın itirafı Allah’a yapılırken Hıristiyanlıkta dinin temsilcinin huzurunda yapılır. Günlük hayatta da insanlar çoğu kez bir dosta ve arkadaşa kendini sıkıştıran ya da bunaltan duygularını, düşüncelerini ve suç sayılan fikirlerini itiraf etmek suretiyle rahatlamak isterler.

 Bir kudsi hadiste; “Allah der ki; Ey insan: Sen bana tövbe edip, benim affetmemi ümit ettikçe, ne kadar hata işlemiş olsan da aldırmam. Seni affederim. Ey insan: Senin günahın gökyüzünün bulutları kadar bile olsa, sen benden af dilediğin müddetçe, günahının çokluğuna bakmam, seni affederim. Ey insan: Bana yeryüzü dolusu hata ile gelsen, sonunda hiçbir şirk koşmaksızın bana kavuşsan seni arz dolusu mağfiretimle karşılarım(Buhari, Sahih IV, s.2563-2564). Bu hadis “Allah çok tövbe edenleri sever.” (2/222) ayetiyle bütünleşmektedir.

 Tövbe; “dönmek” anlamına gelen Arapça “TVB” kökünden türemiş bir kavramdır. Dini terminolojide, insanın kendine be başkalarına zarar veren düşünce ve davranışlarının farkına varması, bir daha yapmamaya karar vermesi, iyi ve güzel olana yönelmesidir.

 Tövbe, kavrama bağlı harfi cerlerle (preposition) yeni ve özel anlamlara doğru da açılmaktadır.

  1. Tövbe, kendi başına veya ila harfi ceriyle “dönmek” anlamına gelir. Burada dönmek iki boyutta değerlendirilebilir; hatayı insanı kendinden-fıtratından uzaklaştıran şeyler olarak tanımladığımızda, tövbe insanın özüne dönmesidir.
  2. Tövbe, ‘ala preposition’u ile kullanıldığında “affetmek” anlamı ortaya çıkmaktadır. Bu, hata işleyen insanın hatasından kurtulmasını gerçekleştiren affetmenin harekete geçirilmesi, yani insanın öncelikle hatasını fark edip kendini affetmesi, keşkelerinden arınması ve kendisiyle barışmasıdır. Bu barış beraberinde, insanın Yaratanıyla iletişimindeki barışı da getirir(2/54, 128, 160; 4/16; 5/39; 33/24)

 Dinlerde Tövbe

 Yahudilikte Tövbe: Yahudi kutsal kitabında tövbeyi ifade etmek amacıyla “dönmek”, “geri gelmek” anlamına gelen “şuv” fiili kullanılmaktadır. Bu fiil, genelde Tanrı’ya ve dolayısıyla O’nun emrettiği yaşayış tarzına dönme, yani tövbe etme anlamına gelmektedir. Yahudi Kutsal Kitabı Tanah’ta tövbeyle ilgili çeşitli ifadeler bulunmaktadır. Eski Ahit’te “tövbe”, daha çok kalbin arındırılması ve Tanrı’ya döndürülmesi şeklindeki ifadelerle dile getirilmiştir: “işlemiş olduğunuz hataların hepsini üzerinizden atın; kendinize yeni yürek ve yeni ruh yapın…”

 Maymonides’e göre tövbe, hatayı zihinden söküp atarak onu tamamen unutmak ve bir daha da dönmemeye karar vermektir.

 Tövbe aynı zamanda hatanın yok edilemez bir şey olmadığının ispatı ve insanın kendi geleceği üzerinde söz sahibi olduğunun göstergesidir.

 İnsan hata yapmakla yaratılış amacından ayrılmakta; buna bağlı olarak da Tanrı’ya yabancılaşmaktadır. Bu duruma düşen bir insanın tabiatına, yaratılış amacına ve dolayısıyla da Tanrı’ya dönmesi ancak tövbe ile mümkündür.

 Hıristiyanlıkta Tövbe: Eski Ahit’ten Yetmişler Çevirisi’nde kişinin düşüncesini, fikrini değiştirmesi anlamına gelen “metanoia” ve “metameleia” kelimeleri kullanılmıştır. Aslında metonia ve metameleia kelimeleri, Hıristiyanlık öncesi Grekçe’de “tövbe” anlamında kullanılmamış ve daha çok, pişman olmayı, tavır ve düşünce değiştirmeyi ifade etmiştir. Hıristiyanlık sonrasında Grekçe yazılan Yeni Ahitler’de ise, bu iki kelime tövbe anlamında kullanılmaya başlanmıştır (Katar, 2003, s.81)

 Hıristiyanlıkta tövbenin kabulü konusunda, Tanrı’nın yanında kilisenin de bir rolü bulunmaktadır. Çünkü tövbe uygulaması kilise denetiminde yapılmakta ve sonuçta “Kilise Affı”  verilmektedir. Kefarette bulunanlar, kilise tarafından affedilmekte ve bu af vasıtasıyla Tanrı’nın da affını kazanmaktadır.

 Hıristiyanlığa göre Tanrı, hatanın kötülüğünü ve kendisinin affetme arzusunu belirterek kullarını tövbeye çağırmaktadır. O, sabır ve merhametle hatalı kullarının kendisine dönmesini beklemektedir.

 Hıristiyanlığa göre Tanrı, tövbekar kullarını affederken onların tam anlamıyla buna layık olup olmadıklarına da önem vermez. Hatadan kurtulmak için az bir çabası olan kullarını da affeder.

 Protestanlığın öncüsü olarak kabul edilen Martin Luther ’e göre, ne kadar kutsal olursa olsun, hiçbir insan başkasının hatalarını affedemez. Kilise ve ruhban sınıfının, Tanrı’dan gelen bu ilahi rahmetin önünü kesme yetkisi yoktur. Bu nedenle Luther, tövbekarların uzlette kalarak sert temrinlerle kendilerini cezalandırmalarına karşı çıkmış ve insanları Tanrı’nın affına güvenmeye çağırmıştır ve korkuya dayalı tövbe anlayışını reddetmiştir. Ona güre, korkudan değil, sevgiden dolayı tövbe etmek esastır. İnsanda, Tanrı sevgisi ve iman oluşunca, günahtan dolayı korkunun olmadığı bir pişmanlık ortaya çıkar. Bu pişmanlık ise insanı itirafa görür. Luther itirafı, faydalı ve hatta zaruri bir şey olarak kabul etmektedir.

 İslamda Tövbe: Kuran tövbe konusundaki yaklaşımını sergilerken insanın hem hata yapmaya, hem de hatalarından vazgeçebilmeye eğilimli olduğu fikrinden hareket etmektedir.

 Kuran’a göre hiçbir insan tövbe ihtiyacı dışında kalamaz. Diğer bir ifadeyle hem inananlar hem de inanmayanlar tövbe edebilir. “Ey iman edenler! Hep birden Allah’a tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz” (24/31) ayetinde Allah’a inananları hata yaptıkları zaman tövbeye davet etmektedir. Ancak Allah’ın bu daveti inanan insanlarla sınırlı kalmamakta bir çok ayette inanmayan kişilerde tövbe ile İslam dinine çağrılmaktadır.(2/159-160;37/86-88;6/153;9/3,5,1)

 “Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönlünüze sindirmiştir. Küfrü (isyancılığı), isyanı (Allah’ın emirlerine karşı gelmeyi) ve fıskı(günah işlemeyi) da size çirkin göstermiştir.”(49/7)

 Sonuç olarak söylemek gerekirse İslam’a göre tövbe, Yaratıcı-kul ilişkisinde sürekli devrede olan bir mekanizmadır. Kuran bu ilişkinin sürekliliğini ısrarlı bir şekilde korumak istemektedir. İnsanın tövbe faaliyetine katılması Kuran’ın temel istekleri arasında yer almaktadır.

 Tövbe, işlenmiş hatalardan kurtulma ve bağışlanma aracı olarak ele alındığı için, tövbenin silemeyeceği hiçbir hata yoktur. Bu prensip Kuran’da çok net bir biçimde ortaya konmuş ve “(Tarafımdan onlara) de ki: Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarımi Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah büyün hataları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan çok esirgeyendir.” denmiştir.

Özetle üç din de, temelde yanlışlardan kurtulmak için tövbe etmeyi benimserken, tövbenin sonucuna yönelik beklentileri arasında farklar bulunmaktadır. Her bela ve felaketin, işlenen yanlışın bir cezası olarak algılandığı Yahudilikte, her şeyden önce tövbe ederek dünyevi acı ve sıkıntılardan kurtuluş hedeflenmiştir. Bu nedenle özellikle ilk yüzyıllarda, ahirete yönelik bir düşünceden dolayı tövbe etmeye rastlanmamaktadır. Buna göre tövbenin amacı, hatayla gücendirilen Tanrı’nın rızasını yeniden kazanarak, ilahi affa erişmek ve böylece hataların dünyevi cezası olarak görülen bela ve sıkıntıdan kurtulmaktır. Sonuçta Yahudilikte, hata ve hatanın cezasının tamamen dünyevi bir çerçevede değerlendirildiği, meselenin uhrevi boyutuna hemen hiç önem verilmediği ortaya çıkmaktadır. Hıristiyanlıkta ise, Yahudiliktekinin tam tersine bir tutumla konunun uhrevi boyutu ön plana çıkarılmaktadır. Buna göre “Göklerin Melekutu” yakındır. Gelecek olan bu Tanrı krallığında yaşam, ancak hatalardan tövbe ederek, Mesih İsa’ya inanmakla mümkündür. Bu tavırla, Hıristiyanlıkta konunun dünyevi yönüne hemen hiç önem verilmemekte, özellikle ilk yüzyıllar dünyanın sonunun çok yakın olduğu inancıyla hareket edilmektedir. İslamiyet’te ise, önceki iki dinin farklı kutuplarındaki bu aşırı tutumlarının aksine, orta bir yol tutulmuştur. Buna göre insan, her şeyden önce Allah’ın rızasına ulaşmak ve kendisiyle barışık olmak amacıyla tövbe etmelidir. Öncelikle bu amaçla yapılan tövbe sayesinde kişi, hatanın uhrevi boyutuyla birlikte dünyevi birtakım zararlarından da kurtulabilecektir.

 Tövbenin kabulü konusunda da, dinler arasında farklılıklar bulunmaktadır. Yahudilikte tövbeleri kabul etme yetkisi, sadece Tanrı’ya aittir; kimse bu yetkiye aracı veya ortak olamaz. Tanrı tamamen kendisine ait olan bu yetkiyle tövbe eden kullarının yanlışlarını affetmektedir. Bu konuda Yahudilikle İslam arasında bir bezerlik bulunmaktadır. Hıristiyanlıkta ise, af konusu oldukça farklıdır. Çünkü Tanrı ve İsa adına bu affı verme yetkisi ruhban sınıfına aittir. Tövbe amaçlı uygulamalardan sonra rahip, tövbekara bu affı vermektedir. Havarilerden kiliseye geçen bu yetkiye göre, onların affettiğini Tanrı’da affetmektedir. İslam’da ise kullarını affetmek ve onların tövbelerini kabul etmek, tamamen Allah’a mahsustur (Katar,2003, s.179 – 184)

 Tövbeyi, hem insanın ruhen Allah’a yönelişi hem de Allah’ın kendisine yönelen insana bağışlayıcılık vasfıyla dönmesi, yani her iki tarafın birbirine yaklaşması olarak yorumlayan Yapıcı’nın yaklaşımı insan-Allah iletişiminde tövbenin etkisini özetlemektedir.(Yapıcı, 1997, s.86)

Peygamber Örneğinde Tövbe

Hz. Adem ve Eşinin Tövbeleri

 Hz. Adem ve eşi hatalarını fark ettiklerinde, pişmanlık duyarak tövbe ettiler. Onların tövbeleri kendi iradelerini kullanmaları sonucunda meydana gelmiştir. Çünkü özgür irade iyiliği ya da kötülüğü seçmede en önemli şartı oluşturmaktadır. Bu açıdan özgür iradesiyle hata yapan Hz. Âdem’le eşi Havva yine özgür iradeleriyle tövbe etmiş olmaktadırlar. İlk insanın tövbeyi tercih etme hürriyeti aksini seçme hürriyetini de içermektedir.

 Dediler ki; “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan kaybedenlerden oluruz.”(7/23)

 Hz. Adem ile eşi Havva’nın bu itirafları, pişmanlık duygusu içerisinde bağışlanma istekleri tövbenin psikolojik oluşumunu ortaya çıkarmaktadır. Onların ruhsal hallerinin gittikçe yoğunlaşması tövbe etmeleriyle sonuçlanmıştır. Sonuçta böyle bir psikolojik hal içinde tövbe eden Hz. Adem’le eşini tövbelerini Allah kabul etmiştir. Söz konusu bu kıssaya göre bu ilk günah ve ilk tövbe olayı günah işleyenlerin her zaman tövbe ederek daha iyi bir insan olabileceklerini de göstermiş olmaktadır.

Hz. Muhammed’in Tövbe Yaşantısı

Hz. Muhammed’in zaman zaman tövbeye yöneldiğini gerek Kuran’dan, gerek hadis literatüründen öğreniyoruz.

  Ayrıca Hz. Muhammed “Ben günde yetmiş defadan fazla tövbe ve istiğfar etmekteyim” demiştir (Buhari, Sahih, IV s.2192). Dönüşüm anlamıyla tövbe gelişmeyi de içermektedir. Aslında hayatın akışı içinde ilerlerken farkındalıklarımızla önceki anlayışımızın, yaşantılarımızın yeterli olmadığını kavrayabiliyoruz ve yeni kararlar alabiliyoruz. Böylece oluşa katılıyoruz. “Allah her an yaratmadadır” ayetini bireysel boyutta gerçekleştirmiş oluyoruz. Tıpkı Mevlana’nın “her an yeniden doğarız, bizden kim usana” sözünde olduğu gibi. Hz. Muhammed’in hadisini de bu anlayışla yorumlayabiliriz: Arapça da yedi rakamı öz ve içerikli olanı, çokluğu ifade eder. Hz. Muhammed öylesine gelişim ve kendini yenileme içindeydi ki, bir önceki anlayışını eksik bulup, yeni anlayışıyla hayatına devam ediyordu. Hayata yönelik bu yaklaşımını şöyle dua ederek kelimelere yansıtıyordu; “Allah’ım beni gerçeğe en yakın doğruya ulaştır.” Bu sözünde gerçeğin Allah’ın katında olduğunu vurgular. “Her bilenin üstünde hakkıyla bilen vardır” ve “İnanan bildiğinin öğretmeni bilmediğinin öğrencisidir” sözleriyle de doğrudaki gelişmeye dikkatimizi çeker. “Eğer siz hata işlemeseydiniz, Allah sizi yok eder ve yerinize hata işleyen sonrada kendisinden af dileyen bir topluluk yaratırdı.” Sözüyle de insan hayatı için hatanın,  tekrarlanmadığı sürece öğrenme ve gelişme fırsatı olduğunu açıklar (Müslim, Sahih IV, s.2105-2106).

Özetle, Hz. Muhammed geçmişi, bugünü ve geleceği kapsayan tövbe anlayışıyla insanlık için model olmuştur.

Tövbe Süreci

Tövbe insandaki bilinç seviyelerine göre, korku ve ümit hisleri eşliğinde çeşitli derecelerdeki hata ve kusurları bırakarak daha iyiye, daha güzele, ideal olana yönelme, eksikliğini görüp kendini bütünleme, böylece şahsiyetini olgunlaştırma yolunda bir yöntem, bir araç özelliği taşımaktadır. Her seviyedeki insanı bulunduğu düzeyden bir üst düzeye çıkarma, her bilinç düzeyinde ilerlemeyi sağlama konusunda bir vasıtadır. Kişiliğin gelişme sürecinde tıkanmaları, sapmaları önleyerek ilerlemedeki akışı kolaylaştırmaktadır. Tövbede insanın inandığı değerle kendi arasına başka bir insanın girmesi söz konusu değildir. Özgün benliği ile Aşkın Varlık arasındaki ilişkiyi insan bizzat kendisi kurmaktadır.

 Tövbe süreci bir halden başka bir hale dönüşmeyi içerir. Dört aşamadır.

Farkındalık

   Kuran’ı Kerim’de Yaratanımız, önce insanın yapageldiği hataları sayıyor, ardından tövbe edilmesi gerektiğine dikkatimizi çekiyor. Buna göre hata yapmak insanın özelliğidir. Hatada ısrar ise istenmeyen bir durumdur.

 “ Ey iman edenler! -Allah’a ve kendine güvenenler-, bir topluluk bir diğerini alaya almasın, belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasınlar, belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın. Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın, imandan sonra, yani güveni hayatının her alanında gerçekleştirdikten sonra, doğru yoldan ayrılmak ne kötü şeydir. Kim de tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”

 Farkındalık, varoluşun kilitlerini açar. İnsanın kendinin bilincinde olarak etrafında olup biten her şeye yanıt verme bilinciyle yaşaması demektir. Osho, “gerçek hata farkında olmamaktır. Gerçek erdem ise farkında olmaktır. Ne yaparsan yap, senin erdemlerin dahi farkında olmadığında erdem değildir, eğer farkındaysan şiddet kullanman hiç mümkün değildir” diyor ve Buda’nın şu sözlerini aktarıyor: “Eğer bir evin içinde ışık varsa hırsızlar ondan kaçınır ve eğer bekçi uyanıksa hiç denemeye bile kalkmazlar. Ve şayet insanlar içeride yürüyor, konuşuyorlarsa ve uykuya dalmamışlarsa hırsızların eve girmeleri ve hatta düşünmeleri bile imkânsızdır.” Aynı durum insan içinde geçerlidir. İçinde ışık yanan insana olumsuz hiçbir düşünce giremez.(Osho, 2004, s. 176)

Kendini affetme

   Farkındalık yaşantısında hem hatalarımızı hem de öz benliğimizi fark ederiz. Hatalarımızı fark ettiğimiz noktada utanç, suçluluk, kendine ve “bunu bana neden yaptırdı” şeklinde başkalarına dönük öfke oluşabilmektedir. Bu noktada insan kendini affetmeye ihtiyaç duymaktadır.

 Kendini affeden ve keşkelerinden arınan insanın kendine saygı düzeyi yükselir. Böylece güçlenen insan mutluluk yönünden seçimlerde bulunur.

 Tövbenin bireysel ve ilahi boyutunun insanda ortaya çıkardığı sonuç ruhen mutluluk hissetmesi ve iç huzura ulaşmadır. Kuran’ın “ Ey inanlar! Topluca Allah’a tövbe ederseniz umulur ki mutluluğa (feraha) ulaşanlardan olursunuz” (24/31) ayeti tövbeyi bireyin kurtuluşa ve buna bağlı olarak mutluluğa erme vasıtası olarak görmekte, tövbe eden insanı da mutluluğa ermiş insanlar olarak kabul etmektedir.

İnsanın özbilincinden doğan, değerlerle beslenen kendine ve başkalarına yararlı, barışa yönelik eylemler üretme

Vicdan doğru ilkelere uyup uymadığımızı sezen, bizi onların düzeyine yükselten doğal bir veridir.

 Özbilinç sahibi olur olmaz yaşamımıza yön verecek hedefleri ilkeleri seçmemiz gerekir. Aksi halde, o boşluk başka bir şey tarafından doldurulur.

 Covey vicdanın eyleme geçme sürecini yükselen sarmalla şekle dökmektedir: Önce öğreniyoruz, sonra öğrendiklerimizi benimsiyoruz, içselleştiriyoruz, onlara bağlanıyoruz ve eyleme geçiyoruz, öğrendiklerimizi yaşıyoruz (Covey, 1997, 327-328). Kuran’ı Kerimde bu yaşantı “Salih ameller” olarak ifade edilmektedir.

 Ayrıca ferdin pişmanlık duyması ve tövbe etmesi son aşama değildir. Gerçekte kişinin tövbe etmesinden sonra sergileyeceği davranış biçimi önemlidir. Çünkü tövbenin akabinde meydana gelen davranışlar ya bireyin içdünyasında yaşadığı psikolojik duyguları kökleştirir ya da onun henüz yeni filizlenmiş olan duygularını yok eder. Bundan hareketle tövbe ruhsal olarak cereyan ettiği halde bunun kalitesini ve devamlılığını bireyin eylemlerinde aramak gerektiğini söyleyebiliriz.

Kararlılık ve kalıcılık

      Ferahlamanın kendisi de silinip gitme eğilimindedir. Sonsuza dek sürebilen gelişimin verdiği hazzın yanında kalıcı değil süreksiz ve dayanıksız olacaktır. İnsanın affedilmeyi istemesi onu rahatlatabilir ama tövbe etmek insan gelişim sürecine katkıda bulunacağı için kalıcı bir mutluluk sağlayacaktır.

 Hz. Ali’ye sık sık tövbe edip her defasında tekrar hata işleyen bir kimsenin durumu sorulduğunda o,”kişi tövbede istikrarı yakalayana kadar tövbeye devam etmeli” diyerek, tövbede aslolanın “kararlılık” olduğunu vurgulamaktadır.

Kategoriler
Pratik Bilgiler

İnsanın Ruhsal Gelişimi

Tasavvuf, Uzakdoğu Felsefesi ve Psikolojinin İnsanın Ruhsal Gelişimi Hakkındaki Yaklaşımlarının Değerlendirilmesi

Karşılaştırmalar gösteriyor ki, insanın ruhsal gelişimi evrensel nitelikler sergileyen bir süreçtir ve insan bu süreci yaşamaya yönelik içsel donanıma sahiptir.

   İnsanın ruhsal gelişimi ile vicdan gelişimi arasında çok yakın ilişki vardır. Vicdan, Arapça v-c-d kökünden gelmekte ve bulmak, var olmak anlamını taşımaktadır. Vicdan, insanın, değer içeren yaşantı durumlarında karar verme merciidir. Dolayısıyla vicdan gelişimi, bir anlamda insanın değer yüklü davranışlarında kendi kararlarını doğru bir şekilde alabilme gücünün gelişimi anlamına gelmektedir. Vicdan geliştiğinde ve yaşadığında insan gerçekten var olur.

   Ruhsal gelişimimizde ilk üç düzeyde otoriter vicdanımız etkili olmaktadır. Ruhsal gelişim sürecimizde ilerlerken, özellikle sevgi yeteneğimizin gelişmesiyle, vicdanımız dış otoriteden iç kontrole doğru yol almaya başlar. Artık dış baskıdan arınarak özümüzün sesini daha güçlü duymaya başlarız. İlgimiz içimize, ruhumuza yönelmiştir. Hislerimizde düşüncelerimde ve davranışlarımızda daha güvenilir bir kaynak etkili olmaktadır. Bu kaynak gerçek vicdan ya da Erich Fromm un deyimiyle insancıl vicdandır. Dördüncü düzeyden sonra gerçek vicdanımız bize eşlik eder.

  Altı gelişim düzey ve evrelerinde değerleri, özlerinden uzaklaşmış olarak algılıyoruz ve yaşıyoruz. Sabır değerini tahammül olarak özveriyi fedakârlık olarak mutluluğu tatmin olarak, azim değerini hırs olarak acıyı olgunlaştırıcı değil ruhsal dengemizi bozacak üzüntü şeklinde yaşıyoruz. Sevgiyi koşullara indirgiyoruz şükür değerini anı yaşamak olarak değilde, empatiyi zayıflatıcı bir nitelikte olumsuz yaşantılarla karşılaştırmak olarak yaşıyoruz. Gerçekte evrensel değerleri yaşamak bu kavramları anlam kodları değişmeden anlamak ve yaşamaktır yani fıtrata/yaradılışa uygun yaşamaktır. İleri gelişim düzeylerinde ise değerleri kendi anlam ve değerleri ile yaşamaya seviyesine doğru ilerliyoruz.

Manevi Değerler

Değerler Psikolojisi ve Duygusal Okuryazarlık

Bu bölümde önce değerlerin psikoloji bilimi içinde nasıl ele alındığı açıklanacak daha sonra duygularımızın farkında olmak ve onları uygun ifade etmek konuları irdelenecektir.

“Çağımızda, yaşamak sanat olma niteliğini yitirmiş görünmektedir. Çağdaş insan, okuma ve yazmanın öğrenilmesi gereken bir sanat olduğuna, mimar, mühendis, ya da usta bir işçi olmanın büyük bir çalışma gerektirdiğine inanmaktadır; ama yaşamının hiçbir özel öğrenme çabasını gerektirmeyecek kadar basit bir iş olduğuna inanır görünmektedir. Hepimiz şu ya da bu şekilde yaşadığımız içindir ki, yaşamak hepimizin uzman olduğu bir konu olarak görülür. Ancak, yaşama sanatının niteliklerini gözden kaçırmamız bu sanatta adamakıllı ustalaşmış olmamızdan ötürü değildir.

Değerler Psikolojisi

 Günümüzde, bireysellik ve kişisel menfaat üzerinde daha çok durulmakta, bize hayatımızın amacının mutluluk (ya da teolojik bir deyimle, kurtuluş) değil, görevimizi yerine getirmek ya da başarı kazanmak olduğu öğretilmektedir. Para, saygınlık ve güç kazanama isteği, hem bizi bir şeyler yapamaya götüren bir kuvvet – bir itici güç hem de hayatımızın amacı olmuştur.

“Böyle bir ortamda psikoloji biliminin verileriyle, manevi değerleri bütünleştiren din psikolojisi bilimine önemli görevler düşmektedir”.

   Değer kavramı, felsefi terimler sözlünde kişinin, isteyen, gereksinme duyan erek koyan bir varlık olarak nesne ile bağlantısında verilen şey olarak tanımlanmaktadır (Akarsu, 1994). Hilmi Ziya Ülken’e göre değer, varoluş alanına aittir.”Değer her şeyden önce bir varlığın tespitine dayanır ve ancak sezgi ile kavranabilir. Bu sezgi içimize ve dışımıza çevrildiğine göre, değer ya bir duyum ya da bir sezgi ile elde edilir. Manevi olan ancak aşkın varlıkla insan arasındaki ilişkiye yani ortak duyu verilerine aittir. Ben aşkın bir objeyi gerçekleştirmek için bir manzarayı araç olarak kullandığım gibi, başka insanlarda bu işi görebilirler. O zaman bu manzara aramızda ortak duyu verileri alanı olabilir. Bu manzara burada ortak duyu objemiz değil, ortak değer muhtevamızdır. Çünkü o psikolojik açıdan bir algı, bir hayal, bir kavram olmaktan çıkıyor benim için ortak manevi alanı meydana getiriyor. Değer alanının maneviliği budur. İster içimizde ister dışımızda olsun tespit etimiz değer bir varlıktır. Bir şey ne kadar somutsa o kadar değer karakterini kazanır, ne kadar soyutlaşırsa o kadar değerden uzaklaşır. Soyut kavramların hakikati vardır. Tanrı üstün bir değerdir dediğimiz zaman, yaşanmış ve duyulmuş olarak, yani ilahi bir varlık olarak bir değerdir, soyut kavram olarak hakikattir. Ahlaki hayat yaşanmış varlık olarak değer, kavram olarak hakikattir.”(ülken, 210–213) Buna göre değer söz konu solduğunda işe mutlaka öznenin kişiliğinin karışması gerekir.

“Manevi değerler insanın ruhunda, özünde var olan ve evrensel ruhun sunduğu ilkelerdir. Sevgi, adalet sabır hoşgörü… İnsanın doğasında var olan değerlerdir.”

   Rescher (1969), değerlerin objesine göre temel kategorilerini şu şekilde sıralamaktadır.

Değerin Tipi                                                Değerin Konusu                                           Değerin Örneği

1.Nesne değerleri                                     Cansız şeylerin ve                               Taşların saflığı: saf

                                                           Hayvanların potansiyel                          pırlanta, elmas gibi,

                                                                    Nitelikleri                               hayvanların ve atların hızı

2.Çevresel değerler                              Çevre içindeki insan                         Güzellik: manzara ve

                                                           Dışındaki varlıkların                              şehrin dizaynı

                                                                       Düzeni 

3.Bireysel ve kişisel                              Bireyin karakterine                               Akıl, cesaret

  Değerler                                     yeteneklerine, alışkanlıklarına ve

                                                      Hayat tarzına ilişkin potansiyel

                                                                Özellikleri

4.Grup değerleri                                     Bireyin aile ve iş                               Saygı, karşılıklı güven

                                                          Hayatındaki ilişkilerine dair

                                                            Potansiyel özellikleri

5.Toplumsal değerler                     Toplum içindeki düzenlemelerle              Ekonomik adalet ve eşitlik

                                                    İlgili potansiyel özellikler                           /hukuktan önce

  • “Bireyselleşme ile bireycileşme birbirinden farlık kavramlardır. Bireyselleşme zihinse ve ruhsal bi çabayla bir iç zenginleşmedir ve toplumun genelinden farklıdır. Çünkü insanın öznel varoluşuyla ilişkilidir. Diğer taraftan bireycileşmede kültürel olarak ötekinden farklı değilsinizdir. Fakat çıkarınız söz konusu olduğunda diğerini göz ardı edersiniz.
  • Bireysel değerler onu yaşayan insanının yorumuyla kişilik kazanır: Hoşgörü bireysel bir değerdir. Her insanın bu değeri yorumu onun kişiliğiyle şekillenir. Ayşe’nin hoşgörü anlayışı ile Ali’nin hoşgörü anlayışı hayatın içinde onların kişiliklerinden, eğitimlerinden, ailelerinden kaynaklanan nedenlerle farklılaşır.”

Değer, yarar –benefit- kavramından ayrı düşünülmemektedir. Yararın nasıl bir sınıflamaya tabi tutulacağı bireyin istekleri, ihtiyaçları, arzuları ve ilgileriyle ilişkilendirilmiştir. Bu yaklaşıma göre şöyle bir sınıflama yapılabilir:

                     Tablo 3. Değerlerin faydasına göre temel kategorileri

DEĞER KATAGORİSİ                                                                      ÖRNEĞİ

1.Maddesel ve fiziksel                                                  Sağlık, rahatlık, fiziksel güvenlik

2.Ekonomi                                                                   Ekonomik güvenlik, üreticilik

3.Ahlak                                                                                   Dürüstlük, hakkaniyet

4.Sosyal                                                                      Yardımseverlik, nezaket

5.Politik                                                                       Özgürlük, adalet

6.Estetik                                                                      Güzellik, simetri

7.Din-ruhsallık                                                             Dindarlık, bilincin arılığı-içsel temizlik

8.Entelektüel                                                               Zekâ, açıklı

9.Profesyonel                                                              Tanınma, başarı

10.Duygusal                                                                Sevgi, kabul

Bu karşılaştırma da yazar yararın çeşidine göre değilde önemine vurgu yapmaktadır.

Değerler, doğuş noktalarına göre de şöyle sınıflandırılmaktadır.

                   Tablo 4. Değerlerin doğuşuna göre temel kategorileri

Birey Merkezli Değerler                                               Başarı, rahatlık, özel hayat: Yani kişinin kendi

                                                                                           Başarısı, rahatlığı ve özel hayatı

A:Öteki merkezli değerler

1.Grup merkezli değerler

2.Aile merkezli değerler                                                           Aile onuru

3.İş merkezli değerler                                                           İşteki şöhret/ başarı

4.Ulus merkezli değerler                                                             Vatanseverlik

5.Toplum merkezli değerler                                                        Sosyal adalet

B.İnsanlık merkezli değerler                                         Genel anlamda estetik ve insancıl değerler

“Altın önemle çizilmesi gereken sadakat değeri o kadar kapsayıcı bir kavramdır ki aile, iş ve ulusta yaşanan sadakatin tümünü içerir.”

  Mukerjee (1964, 70, 71), toplum ve kültürün refah, eşitlik ve dayanışma gibi, toplum içinde var olan ve toplumun devamlılığı için gerekli olan, insan ilişkilerinde, davranışlarda ve kurumlarda iyilik, adalet ve sevgiyi öngören içsel ve aşkın değerleri bir araya getirmeyi amaçladığını söyleyerek, sosyal ve insani bilimlerin değer skalasını şöyle belirlemektedir.

                    Tablo 5. Beşeri bilimlerin değer skalası

SOSYAL                                 İÇSEL DEĞERLER:                            DIŞSAL VE ARAÇ

BİLİMLER                      SOSYAL VE PRAGMATİK                       DEĞERLERİN DİYALEKTİĞİ

Ekoloji                                     Sağlık ve Süreklilik                    Kaynakların korunmasına karşı

                                                                                                          Kaynakları kullanma

Psikoloji                            Bütünsellik ve Bütünleşme               Potansiyellerini gerçekleştirmeye

                                                                                              Karşı kendini dengeleme

Sosyoloji                                  Dayanışma                               Gruba karşı toplum

Ekonomi                             Bireyin ve toplumun isteklerinin       Devlet planlamasına karşı özel girişim

                                         Doyurulmasından kaynaklanan

                                                        Refah

Politika                                    Eşitlik                                      Düzenlemeye karşı özgürlük

Hukuk                                  Güvenlik                                      Düzene karşı haklar

İnsan bilimler                            İçsel değerler:                          İçsel değerlerin diyalektiği

                                          Kişisel ve ideal

Ahlak                                İyilik                                               Bencilliğe karşı kendini gerçekleştirme

Sanat                                  Güzellik                                         Düzensizliğe karşı kendini ifade etme

Din                                    Kutsallık                                        Aşkınlığa karşı kendini gerçekleştirme

Metafizik                             Gerçek                                         Aşkınlığa karşı kendini bilme

“Bir şeyin arzu edilen sonuçları üretmek bakımından sahip olduğu değere, istenen bir sonuca ulaşmada araç işlevi gören bir şeyin sergilediği değere, dışsal, araçsal ya da pragmatik değer adı verilirken, bir şeyin bizatihi kendisinden dolayı sahip olduğu, kendi içinde ve kendi başına sergilediği değere asli veya içsel değer denmektedir.”