Kategoriler
Pratik Bilgiler

İnsülin

Uyarı: Blog yazarı bu yazıda geçen ilaç dozları ve tedavi şekillerinin doğru olduğunu iddia etmez. Bu yazı hastalara bilgi verme amacıyla yazılmamıştır. Sadece ders notu olarak değeri olabilir. Mutlaka doktorunuzun tavsiyesine uygun şekilde ilaç kullanmalısınız. İlaçlar hakkındaki ayrıntılı bilgiyi prospektüslerinden öğrenebilirsiniz.


İnsülin pankreasın Langerhans adacıklarındaki (insula=ada) beta hücrelerinde sentez edilen ve oradan salınan bir hormandur. Langerhans adacıklarındaki alfa hücrelerinde ise glukagon denilen, insülinin tam zıddı etkiye sahip bir hormon bulunur. Gama hücrelerinde ise -merkezi sinir sisteminde de bulunan- somatostatin (büyüme hormonu inhibitörü) sentezlenir. Somatostatin; gastrin, insülin, glukagon; hepsinin salgılanmasını inhibe eden bir hormondur.

İnsülin molekülü, birbirine iki disülfür köprüsü ile bağlanan 2 aminoasit zincirinden (A ve B) oluşan, 51 aminoasit içeren, peptit yapısında bir moleküldür. İnsan insülini, eskiden insülin preparatı hazırlamada kullanılan domuz ve sığır insülininden aminoasit dizilişi olarak biraz farklılık gösterir. Domuz insülininde 1, sığır insülininde 3 aminoasit farklıdır. Bu nedenle, sığır ve domuz insülin preperatları alerjik reaksiyona yol açabiliyorlardı, rezistans gelişimi (antikor oluşumu nedeniyle) daha sıktı. İnsan insülini bugün yapay olarak sentezlenebilmektedir.

İnsülin, beta hücrelerinde çinko içeren kristaller şeklinde depo edilir.

İnsülin, beta hücrelerinde preproinsülin şeklinde bulunur. Bu moleküldeki sinyal peptidi enzimlerin etkisiyle ayrılır, proinsülin oluşur. Yine enzimatik yıkılımla, bağlayıcı peptit denilen C-peptit kısmı da çıkar, A ve B zincirlerinden meydana gelmiş olgun insülin halini alır. İnsülin preparatları, çinko ile kristalleştirilerek hazırlanır.

A ve B zincirleri birbirlerine iki disülfür köprüsüyle bağlanmıştır. B zinciri içinde de bir disülfür köprüsü vardır.

İnsülin önemli bir hormondur, çünkü pek çok ana ve ara metabolizma yolları üzerine etkisi vardır. Glukoz, yağ, protein metabolizması üzerinde belirgin etkileri vardır. Yokluğunda Diabetes Mellitus hastalığı meydana gelir. Diyabetin erişkin (tip2) ve juvenil (tip1) tipleri vardır. Tip 1 de mutlak insülin yetersizliği söz konusudur.

İnsülin hem tip1 hem de tip2 de kullanılabilen bir ilaçtır. Fakat oral hipoglisemikler tip1 diyabette kullanılmazlar. Özellikle diyabetik ketoasidoza eğilimi olan tip2 hastalarında insülinle birlikte kullanılırlar.

İnsülin kristalleri

İnsülin genelde anabolik bir hormondur. Glukokortikoitler ise genelde katabolik hormonlardır.

Karaciğer, çizgili kaslar, miyokard ve yağ dokusu hücreleri insülin için hedef hücrelerdir. Bu hücrelerin ara metabolizmasında önemli roller oynar.

Plazma glukoz konsantrasyonu, insülin salgılanmasını kontrol eden en önemli faktördür. Glukoz direkt olarak insülinin salgılanmasını arttırır.

İnsülin salgılanmasını arttıran faktörler:

*      Glukoz

*      Aminoasitler

*      Yağ asitleri

*      Mide-barsak hormonları (sekretin, gastrin, gastrik inhibitör polipeptit, kolesistokinin, enteroglukagon)

*      Bazı oral hipoglisemik ilaçlar (İnsülin protein yapıda olduğu için, oral yolla alınamaz. En büyük dez avantajı budur. Bu nedenle oral hipoglisemik ilaçlar bulunmuştur. Bunlardan bazıları insülin sekresyonunu arttırarak etkilerini gösterirler.)

*      Glukagon

*      Büyüme hormonu, glukokortikoidler  (Direkt etkiyle arttırmazlar. Mesela glukokortikoitler protein katabolizmasını arttırarak aminoasit oluşumunu arttırırlar. Bu da insülini uyarır.)

*      β-adrenerjik reseptör agonistleri

*      Vagal stimülasyon

İnsülin salgılanmasını azaltan faktörler:

*      α-adrenerjik reseptör agonistleri (adrenalin gibi hem alfa hem betalar üzerinden etki yapan bir ilacın net etkisi, reseptörlerin durumana, başka durmlara göre bazen arttırma, bazen azaltma şeklinde olur.)

*      Somatostatin

İnsülin Reseptörü ve Etki Mekanizması

Hedef hücreler olan çizgili kas, miyokard, karaciğer ve yağ hücrelerind kendine özgü spesifik reseptörleri vardır. İnsülin reseptörü hücre membranında bulunur. Aminoasit transport sistemiyle veya glukoz transport sistemiyle kenetlidir. Yani bu reseptör uyarıldığı zaman glukoz, aminoasitler hücre içine girer.

İnsülin reseptörü, iki alf ve iki beta alt ünitesinden oluşur. İki alfa alt ünitesi membranın dış yüzüne bakar, hormonu tanıma bölgesidir. İki beta alt ünitesi ise membrana gömülmüş şekildedir, tirozin protein kinaz aktivitesine sahiptir. İnsülin dış yüzdeki alfa ünitelerine bağlanır, internalize edilir, kinaz aktivitesi uyarılır. Kinaz aktivitesi, reseptör proteinini ve hücre içi diğer proteinleri fosforile ederek aktivitelerini değiştirir ve böylece biyolojik cevapları oluşturur.

İnsülin reseptörünün fosforilasyon substratları olarak çeşitli intraselüler proteinler tanımlanmıştır. Üzerinde en çok çalışılmış olan insülin reseptör substratı 1 veya IRS-1’dir. Fosforilasyon sonucu IRS-1 aktive edildiğinde birçok olay tetiklenir ve diğer enzimlerin de aktivasyonu sonucu insülinin etkileri oluşturulur. IRS-1 aktif hale geçince, fosfoinozitol-1,3-kinaz’ı aktifleştirir. Bunu sonucunda GLUT-4 glukoz taşıyıcısı transloke olur ve glukoz hücre içine alınır (GLUT-4 ler normalde membranda değil, hücre içindedir. Translokasyon sonucu membrana yerleşirler). GLUT-1 ve 2 gibi GLUT’lar da vardır fakat en önemlisi GLUT-4 tür. Tirozin kinaz aktivitesi ile başka pek çok protein/enzim de aktive edilir. Çekirdekteki transkripsiyon olayları tetiklenir.

İnsülinin glukoz metabolizmasına etkisi

İnsülinin Karbonhidrat Metabolizması Üzerine Etkileri

İnsülinin en iyi bilinen etkisi plazma glukoz konsantrasyonunu azaltmaktır.

İnsülin glukozun çizgili kaslar, miyokard ve yağ dokusu hücreleri içine girişini arttırır.

Hücrelere glukoz girişi kolaylaştırılmış difüzyon olayı ile (GLUT-4 taşıyıcısı kullanılarak) olur.

İnsülin translokasyon yaptığı gibi, taşıyıcı moleküllerin sayısında da artmaya neden olur. GLUT-1 ve GLUT-2 nin de insülinle uyarıldığını biliyoruz.

Glukozun hücre içine alınmasından sonra bir takım mekanizmalarda kullanılmasını sağlar. Hücre içine giren glukoz, hekzokinaz enzimi tarafından fosfatlanır. Oluşan glukoz-6-fosfat hücre membranından geçemediği için dışarı çıkamaz. İnsülin bu maddenin glikoliz yolağı üzerinden laktik asite kadar yıkılmasını hızlandırır. Ayrıca glukoz-6-fosfataz enzimini inhibe ederek bu maddenin glukoza dönüşümünü inhibe eder.

Ayrıca bu maddenin gliseraldehit-3-fosfat (gliserol fosfat)’a dönüşümünü stimüle eder. Bu madde lipit metabolizması açısından önemli.

Bu maddenin (glukoz-6-fosfat’ın) glukuronik asit yolağında önce uridindifosfoglukoz (UDPG)’a dönüştürülmesini ve daha sonra glikojen sentaz enzimini indükleyerek (sentezini, miktarını arttırarak) glikojen oluşumunu stimüle eder. Glikojenez olayını artırır.

İnsülin glikojen yıkılması olayı (glikojenoliz)’nı inhibe eder (amaç glikozu glikojen deposu şeklinde tutmak). Bu olay katekolaminler, glukagon, glukokortikoidler ve büyüme hormonu tarafından aktive edilir. İnsülin bu hormonların bu etkisini inhibe eder

İnsülin glukoneogenezi, yani aminoasitlerden glukoz yapımı olayını azaltır.

Bütün bu etkiler kan glikozunu azaltıcı etkiye katkıda bulunur.

İnsülinin Protein Metabolizması Üzerine Etkileri

Aminoasitlerin hücrelere girişini arttırır. Böylece protein sentezini arttırır (anabolizan etki). Diğer taraftan protein yıkımını da azaltır. İnsülin eksikliğinde protein yıkımı artar, açığa çıkan aminoasitler deamine ve okside edilir, üre ve amonyak oluşur.

İnsülinin Lipit Metabolizması Üzerine Etkileri

Yağ ve karaciğer hücrelerinde trigliseridlerin ve fosfolipidlerin sentezini artırır. İki enzim üzerindeki etkisi önemli.

Bir tanesi yağ dokusu hücrelerindeki hormona duyarlı lipaz enziminin etkinliğini inhibe eder. Yani orada depolanmış yağın parçalanmasını engeller. (ikinci enzim ise endotel tabakasında bulunan lipaz enzimi)

Glukozun yağ hücreleri içine girişini kolaylaştırır ve bu hücrelerde glukoz gliserol sentezinde kullanılır. Gliserol karaciğerden gelen yağ asitleri ile birlikte adipöz dokuda trigliserid sentezinde kullanılır.

İnsülin eksikliğinde hormona duyarlı lipaz enzimi inhibe edilemediği için lipoliz hızlanır, plazmada serbest yağ asitleri düzeyi artar. İnsülin eksik olduğu için bu serbest yağ asitleri karaciğerde lipit sentezinde kullanılamaz. Bu daha sonra bahsedeceğimiz ketonemik etkiyle ele ele giden bir etkidir.

İnsülin, endotel yüzeyindeki lipoprotein lipazı stimüle eder, buradaki yağ asitleri kopartılır, adipositlere transfer edilerek tekrar trigliserit halinde depolanır. Adeta lipitleri damarlardan uzaklaştırıcı bir etkisi vardır.

İnsülin HMG-CoA redüktaz enzimini stimüle eder, kolesterol sentezini artırır.

İnsülinin Antiketojenik Etkisi

İnsülinin antiketojenik etkisi vardır.

İnsülin eksikliğinde yağ dokusu hücrelerinde trigliseritlerden yağ asitlerinin oluşumu artar, bunlar trigliserit sentezinde kullanılamaz. Glukoz da hücre içine alınamadığı için bu yağ asitleri keton cisimlerine dönüşerek vücut için gerekli enerji sağlanır.

Plazmada keton cisimlerinin (aseton, asetoasetik asit, β-hidroksi bütirik asit) düzeyi yükselir (ketonemi).

İnsülinin antiketojenik etkisi bu şekildedir. Glukozu hücre içine aldırır, vücut için gerekli enerji sağlanır. Karaciğerde serbest yağ asitlerinden lipit sentezini kolaylaştırır. Karbonhidrat metabolizmasındaki gliseraldehit-3-fosfatın lipit metabolizmasında önemi olduğunu belirtmiştik. Yağ asitlerini trigliseritlere çevirirken bu yağ asitlerinin esterleşmesi için gliseraldehit-3-fosfat kullanılır. İnsülin bu enzimi indükleyerek yağ sentezini de arttırmış olur.

İnsülinin bu etkileri olmadığı için ileri derecede diyabetli kişilerin nefesi aseton kokar.

İnsülinin Diğer Etkileri

Potasyum, magnezyum ve fosfat iyonlarının hücre içine girişini artırır. Bir çok hücrede sodyum-potasyum ATPaz’ları aktive eder, bu da hücre içine potasyum girişine neden olur.

Hiperkalemi tedavisinde bu etkisinden yararlanılabilir. (hiperkalemi=serum potasyum düzeyinin artmı olması. Diabeti olmayan kişide insülini glukozla birlikte vermek gerekir)

İnsülin Preparatları

Sadece parenteral yoldan kullanılır. Bugün değişik yaklaşımlar da vardır. İntranazal uygulama, sprey şeklinde uygulamalara yönelik çalımalar vardır.

Preparatları etki sürelerine göre ve elde edildikleri kaynağa göre -insan, domuz, sığır veya sığır ve domuz karışımı- sınıflandırılır. Domuz insülini bir, sığır insülini üç aminoasitle insan insülininden farklıdır. Domuz insülini daha az alerjiye yol açmakla birlikte daha pahalıdır. Bu nedenle karışım preparatlar da kullanılmıştır. Domuz insülini alınıp bir aminoasiti değiştirilmek suretiyle yarı sentetik  preparatlar da hazırlanmıştır.

DNA rekombinasyon teknolojisi ile insan insülini sentezlenmiştir.

İnsan insülini domuz insülininden alanin yerine threonin ve ekstra bir hidroksil grubu içermesiyle ayrılır, ona göre daha solubl’dur.

Günümüzde preparatlarının pek çoğu nötral pH’da hazırlanabilmektedir, bu özellik oda sıcaklığında bir süre stabilitesini korumada yardımcı olur. Nötral olması subkütan uygulamada alerji oluşturmamasınısağlar.

Preparatlarında insülin miktarı ünite(Ü) olarak belirlenir.

İnsülin preparatlarının sınıflandırılması kısa, orta ve uzun etkili şeklindedir. Orta ve uzun etkide olmasından amaç, hastanın günde iki-üç kez yerine bir kez enjekte etmesidir. Bunu sağlamak için protein yapısında maddeler eklenir moleküle. Bazı tamponlar kullanılır. Özellikler tabloda belirtilmiş. Glulisin Türkiye’de bulunmamaktadır.

Etkinin uzatılması için protein eklenebilir. Kullanılanlardan biri Protamin’dir (protamin bir balığın sperminden elde edilen bazik özellikte bir madde imiş).

Bulanık preparatlar intravenöz verilmemelidir. Rutin uygulama yolu subkütandır. Bulanık preparatlar karıştırılmamalıdır.

NPH (izofan)’da protamin kullanılır. Ne kadar insülin, o kadar protamin vardır. Ortamda serbest insülin ya da protamin yoktur.

Karma lente’de kristal büyüklüğü değiştirilerek absorblanma süresi değiştirilir. Böylece etki süresi uzar. Kristal büyüklüğü artarsa daha yavaş erir. Lente adı buradan gelir. Karma ise, ultralente ile karışım yapılarak bir orta süreli ürün şeklinde üretilmiş olduğu içindir.

Uzun etkililerde protamin çinkonun NPH dan farkı insülin molekülünden daha fazla protamin içermesidir.

İnsülinin veriliş yolunun iyileştirilmesi için çalışmalar devam ediyor. Yapay pankreas diyebileceğimiz insülin pompaları bunlardan biri. Kateterleri vardır, cihaz vücut dışındadır. Kan şekerini ölçüp ona göre insülin salar.

İnsülinin Yan Tesirleri

Hipoglisemi: En önemli yan tesirlerden biri. Değişik şekillerde olabilir. Bilinç kaybı, beyin ödemi, komaya kadar gidebilir. Hastaya şeker verilmesi, şekerli su içirilmesi yararlı olur. Biliç kaybı varsa intravenöz glukoz solusyonu verilebilir. Hipoglisemi ne kadar uzun sürerse beyinde o kadar hasar bırakır.

Alerjik reaksiyonlar: Özellikle asit pH da hazırlanmış preparatlar ve sığır insülininde görülür. Bugün kullanılan, rekombinant DNA teknolojisiyle üretilen insan insülini için bu reaksiyonlar oldukça az, fakat yok değil.

Lipodistrofi: İlacın uygulandığı yerde yağ dokusu kaybı. Özellikle hep aynı bölgeye enjeksiyon yapıldığında o bölgedeki yağ dokusu kaybolur. Tam tersine, o bölgede lipoma oluşumu da bildirilmiştir.

Görme bozukluğu: Hipergliseminin şiddetle düşürülmesi sonucu lensin kırıcılığındaki değişime bağlıdır.

Yüzde ve ayakta ödem: Kanın osmolaritesinin ani değişikliği sonucudur.

Rezistans: Önemli bir yan etki. İki yüz üniteye kadar çıkan dozlar tanımlanmıştır. Antikor oluşumu sonucu rezistans gelişir. Rezistans oluştuğunda steroid kullanılır. Bazen genetik olarak da rezistans oluşabilir.

İnsülinin kullanım yerleri:

Juvenil tip diyabetes mellitus

Erişkin tip diyabette de kullanılır. Oral hipoglisemiklere cevap vermeyenlerde ve diyabetik ketoasidoza yatkınlığı olan hastalarda kullanılır.

Diyabetik ketoasidoz

*      Ketonüri: Keton cisimciklerinin idrarda çıkması

*      Ketonemi: Keton cisimciklerinin kanda saptanması

*     Glukozüri: İdrarda glukoz çıkışı

*      Metabolik asidoz

*      Dehidratasyon

*     Hipovolemi

İnsülin gereksinimini artıran faktörler:

*      İnfeksiyon, travma, stres yaratan etkenler

*      Ketoasidoz

*      Gebelik

*      Laktasyon

*      Menstrüasyon

*      Bazı ilaçlar: Glukokortikoidler, adrenalin ve diğer β-mimetikler, tiroksin, oral kontraseptifler

İnsulin gereksinimini azaltan faktörler:

*      Egzersiz

*      Bazı ilaçlar: Adrenerjik nöron blokörleri, β-adrenerjik reseptör blokörleri, MAO inhibitörleri

Kategoriler
Pratik Bilgiler

Kene

Keneler tropik ve subtropik iklim özelliklerine sahip bölgelerde yaygın olarak yaşayan canlılardır. Yaşamak için kan emerek beslenmek zorundadır. Kan emmek için konak seçimi yapmazlar. Memeli, sürüngen kanatlı hayvanlar ve ya insanlardan kan emebilirler. Ayrıca, kan emdikleri canlılar arasında viral, riketsiyal, bakteriyel ve protozoan hastalık etkenlerini taşıma ve bulaştırma yolu ile birçok hastalığın çıkış ve yayılışında rol oynarlar. Türkiye’nin subtropik iklim kuşağında yer alıyor olması, coğrafik yapısı gibi özellikler nedeni ile birçok kene türünün üreme ve gelişmesi için çok uygun bir ortam oluşturmaktadır. Ülkemizde yaygın olarak bulunduğu bildirilen kene türleri aşağıda verilmiştir.

Yumuşak kenelerden: Argas persicus, A. reflexus, Ornithodorus lohorensis’in yaygın oldukları bildirilmiştir. Bunların yanında A. vespertilionis, Ornithodorus coniceps, O. tholozani ve Otobius megnini türlerinin daha az yaygın oldukları ancak ülkemizde var oldukları bilinmektedir. 

Sert kenelerden ülkemizde yaygın olan türler ise; I. ricinus, H. anatolicum anatolicum, H. a. excavatum, H. detritum, H. marginatum, H. aegyptium,  Rhipicephalus bursa, R. sanguineus, R. turanicus, Haemopyhsalis punctata, H. parva, H. sulcata, H. numidiana, H. inermis, Dermacentor marginatus, D. nivens, Boophilus annulatus, olarak bildirilmiştir.  I. hexoganus, H. dromedari, A. variegatum, H. concinna, B. kohlsi türleri ise ülkemizde varlıkları bildirilmiş yaygınlıkları az olan türlerdir (Kaya, 2008).

Keneler pire yada bite benzemezler fakat örümcek ve akarlar gibi eklem bacaklılar sınıfına aittir. En kolay görülen özelliği ayaklarıdır. Ayaklar 3 yada 4 çift olabilir. Keneler genel kan emicilerdir ve hayata kalabilmeleri için bir konakçıya ihtiyaç duyarlar. Beslenmek için  kancalarını konakçının üzerine batırarak yapışır. Keneler sadece omurgalı (hayvan ve insan) hayvanların kanları ile beslenir. Keneler konakçısının üzerine atlayamazlar. Fakat sadece fiziksel temas ile taşınma olur. Keneler genellikle uzun otlarda bulunur. Kenelerin kafalarında delme ve emme organları bulunmaktadır. Kenenin ilk iki bacağında duyu organları bulunur. Bu bacaklarla kurbanlarına tutunurlar. Solunumlarını son iki bacaklarla yaparlar. Üreme organları alt karın bölgesinde bulunur. Kenelerin normal büyüme döngüleri 4 esas basamaktan oluşur. Bunlar yumurta, larva, nimf (tam gelişmemiş kene) ve ergin dir. Keneler her bir yaşam basamağı için bir konakçıya gereksinim duyarlar.


İki önemli kene ailesi vardır. Bunlar Ixodidae (sert keneler-) ve Argasidae (yumuşak keneler)’dir. Sert kenelerin (Ixodiae-) dış kabuklarını ve kafarlarını ağızlarını dıştan görmek mümkündür. Erkek kenenin bütün vücudu bir tür koruyucu madde ile kaplıdır. Dişilerde bu koruyucu alan küçük bir kısımdır. Dişi kenelerin karınları fazla miktarda kan emmeleri nedeni ile normal boyutlarında çok fazla şişerler. Erkek kene asla dişinin ulaştığı kadar iriliğe ulaşamaz. Sert keneler konakçısının vücuduna yapıştıktan sonra 10 gün kalır. Bu sürede kendi vücut ağırlığının 200 katı kan emebilir (Anonim, 2008a).

Kenenin Bulaştırdığı Hastalıklar

Bir kene ısırığı çok tehlikeli hastalıklara neden olabilir. Bu virüsler çok çeşitli olup kişiden kişiye değişiklik gösterir.  Avrupa’da en yaygın olarak görülen Lyme-Borreliose ve FSME virüsleridir. Kenenin bulaştırdığı virüsler bazı belirgin semptomlar gösterir: 

Lyme-Borreliose: Ateş ve baş ağrısı, beyin zarı iltihabı ve kalp problemleri

FSME: Ateş; baş ve eklem ağrısı, bazen de menenjit.

Tularemia: Ateş ve baş ağrısı, çok tehlikeli olabilir.


Mittelmeer- Fleckfieber (Akdeniz Ateşi) : Çok yüksek ateş ve tipik alerjik reaksiyon.Ehrlichiosis: Ateş; baş, sırt ve adale ağrıları.Kırım-Kongo kanamalı ateşi: Keneler tarafından taşınan Nairovirüs isimli bir mikrobiyal etken tarafından neden olunan ateş, cilt içi veya diğer alanlarda kanama ile bulgular ile seyreden hayvan kaynaklı bir enfeksiyondur. Kene tarafından ısırılma ile virüsün alınmasını takiben kuluçka süresi genellikle 1-3 gündür. Bu süre en fazla 9 gün olabilir. Nairovirüs 10 nm boyunda bir virüstür. Yapısında RNA, heliksel kapsidi ve zarflı virüs vardır. Kanda 40°C derecede 10 gün yaşayabilirler. Ultraviyole ışınlar ile hızla inaktivite olabilirler (Anonim, 2008a).  Hastalığın belli başlı belirtileri : Ateş, kırgınlık, baş ağrısı, yüz ve göğüste kırmızı döküntüler, gözlerde kızarıklık, gövde kol ve bacaklarda morarıklık, burun kanaması, dışkı ve idrarda kan görülmesidir. Ölümler karaciğer, böbrek ve akciğer yetmezliğinden olmaktadır.

1. Kırım Kongo Ateşi hastalığına sebep olan virüsü taşıyan kene ORNITHOPHILE HYALOMMA dişi kenesidir. 30 çeşit türü vardır.

2. Çiftlik hayvanlarında bulunur. Koyun, keçi, sığır, deve…

3. Hayvanlarda bu keneler ölümlere yol açmaz ancak keneli hayvanların kanından, etinden, sütünden bu virüsü insanların alma riski vardır.

4. Hasta kişinin (insan) kanından, dışkısından, vücut sıvılarından, idrardan diğer kişilere virüs yayılabilir.

5. Tedavi olarak kullanılan tek bir ilaç olan N.Ribavirin (Bu ilaç araştırma aşamasındadır)

Kırım Kongo Ateşi kene hastalığı ile ilgili birkaç çarpıcı örnek:

6. 12. yüzyılda Tacikistan’da aşırı kanamalı hastalık olarak 1100 kişi keneden ölmüş

7. 1940’lı yıllarda özellikle Kırım yarımadasında çiftçiler ve askerler arasında yaygın olarak ortaya çıkmıştır.

Keneler her bölgede ve her insanda değişik hastalıklar yayabilirler. Avrupa’da kene ısırığından sonra ortaya çıkan hastalıkların başlıcaları FSME ve Borreliose hastalıklarıdır. Ancak bu demek değildir ki bu hastalıklar sadece Avrupa’da görülür. Aynı şekilde Kırım Kongo hastalığına Avrupa’da ve Balkanlar’da da rastlanmaktadır.

Bilinmelidir ki; keneler diğer hayvanların üzerinde tüm dünyayı gezebilmektedirler. Şu anda bilim adamları halen kene ısırıklarının niçin değişik hastalıklara neden olduklarını bilememektedirler. Sonuç olarak şu söylenilebilinir ki; keneler dünyanın her yerinde tehlikeli virüsleri insana veya hayvana aktarmakta sonu ölüme kadar gidebilen kalıcı hastalıklara neden olmaktadırlar.

0-6 yaş çocuklarında ise kene tarafından aktarılan virüsler çok az etkili olabilmektedir. Almanya Stuttgart’ta bilim adamları tarafından yapılan son araştırmada tütünden elde edilen,  kene ısırığının etkisini azaltacak aşı üzerinde büyük ilerlemeler kaydedilmiştir. Her kene hastalığının değişik tedavi metotları mevcuttur.

Yumuşak kenelerde (Argasidae) vücut şekli oval ve kafa ve ağız vücut altında gizlidir. Yumuşak keneler genellikle kuşlara ve kemirgenlere yapışırlar. Bu keneler insanlara da yapışabilir. Yumuşak keneler yarık ve çatlaklar, kemirgen hayvanlar yada çukurlarda  yaşar. Sadece beslenmek için ortaya çıkarlar. Yumuşak keneler HİV dahil sıtma ve artan vücut ısısı şeklinde hastalıklara neden olurlar.Kene ısırılma riski herkes için vardır

Kene vücuda ulaşır ulaşmaz deri yüzeyinde ısırmak için en iyi alanı arar. Kene kan dolaşımının yoğun olduğu bir yerden yavaşça azıcık ısırır. Kene burada yaklaşık 10 gün süreyle yapışık kalır. Tabi ki erken dönemde fark edilip uzman kişilerce oradan uzaklaştırılmazsa. İnsan kenenin ısırdığını his etmez.  Çünkü; kene salyası içinde olan bir tür uyuşturucu salgılar.

Kimler Risk Altındadır?

Hastalık genellikle meslek hastalığı şeklinde karşımıza çıksa da herkes risk altındadır. Ancak;

• Tarım ve hayvancılıkla uğraşanlar

• Ziraat Mühendisleri (Zooteknisiler)

• Veteriner hekimler ve diğer yardımcı sağlık personeli

• Kasaplar

• Mezbaha çalışanları

• Sağlık personeli özellikle risk gurubudur.

• Kamp ve piknik yapanlar, askerler ve korunmasız olarak yeşil alanlarda bulunanlar da risk altındadır (Anonim, 2008c).

Keneler ile bulaşık Olan Bölgelere Girmekten Kaçının. Keneler ile bulaşık bir bölgede bulunmanız halinde, uzun boylu bitkilere değmekten kaçının, pantolonunuzun paçasını çorap içine koyarak geçin. Sonrasında vücutta kene kontrolü yapın.

Vücutta Kene Kontrol Yerleri

Genelde vücudun sıcak yerlerini seçerler. Keneler vücutta aşağıda belirlenen yerlere yapışabilir.

Bunun için;

• Koltuk altı

• Ense ve Kulak içi ve çevresi

• Göbek deliğinin içi

• Eklem yerleri (Dizlerin arkası)

• Saç ve kıllı bölgelerin içi ve çevresi

• Karın, genital bölge ve bacak arası

• Bel çevresi ve vücudun tamamını kontrol edin!!!!Kenenin Vücuttan Uzaklaştırılması

Kenenin vücuttan en kısa sürede tamamen (hiçbir parçası kalmadan)  uzaklaştırılması son derece önemlidir. Kene çıkarılırken çok dikkatli olunmalıdır. Aşırı sıkıştırmak yoluyla ezilmesi hastalık bulaştırma riskini artırır. Çeşitli metotlarla (yağla, cımbızla, elle, iple…) çıkarılmaya çalışılırken stres ve baskı altında bulunan kene, hızla salgıladığı sıvı ile çok tehlikeli bakteri ve virüsler aktarmaktadır. Geçirilen her bir dakika hastalığı kapma açısından riski arttırmaktadır. Kene, uzmanı tarafından çıkartılmalıdır. Aslında her kenenin hastalık taşımadığını da unutmamak gerekir.

Eğer vücudunuzda keneye rastlarsanız;

Sakin olunuz.

Bu noktada önemli olan keneyi uygun bir şekilde uzaklaştırmaktır.

Eğer mümkünse bir sağlık kuruluşuna baş vurun. Değilse;

Keneyi çıkarmak için cımbız benzeri bir alet bulun.

Keneyi tam olarak deriye en yakın noktadan kavrayın. Bu nokta kenenin ağız

parçalarına karşılık gelir.

Cımbızı yavaşça yukarı doğru çekin.

Bu çekme esnasında keneyi ezip parçalamayın. Çünkü kenenin vücudunda

bulunan sıvıda virus olabilir!

Keneyi vücuttan uzaklaştırmak için alkol, kolonya, oje, aseton, gaz, petrol

ürünleri ve benzeri kullanmayın!

Bu maddeleri kullanırsanız virusu alma riskiniz artar. Çünkü kene refleks olarak tükürüğünü bırakabilir.

Keneyi çıkarma esnasında ağız parçası kopabilir. Ancak bu parça herhangi bir sıvı içermediğinden büyük ihtimalle zararsızdır.

Keneyi uzaklaştırdıktan sonra bölgeyi temizleyip sabunlu su ile yıkayın.

Daha sonra en yakın sağlık kuruluşuna başvurun!

Unutmayın! Kırım-Kongo Kanamalı Ateşi olarak bilinen hastalık ölümlere neden

Olmaktadır (Anonim, 2008abc)

Kene Isırmasından Nasıl korunur

En iyi korunma kene bulunabilecek alanlardan uzak durmaktır. Eğer bu alanlarda bulunmak durumunda isek de kenenin yapışmasını en aza indirecek önlemeler almalıyız.

  • Uzun kollu giysiler ve pantolon giyilmesi
  • Pantolonun paçalarının çorap içine konulması
  • Açık renkli giysiler giyilmesi (Eğer kene vücuda geçerse kolaca görünsün diye)
  • Deri yüzeyine kene kovucu ilaç uygulanması şeklinde sıralanabilirdir.

Avrupa´da en önemli önlem olarak kene aşısı yapılmaktadır. Bu aşı daha çok tatilciler, izciler, kampçılar, ormancılar ve sporcular tarafından tercih edilmektedir. Keneler, 0-3 yaş arasındaki çocuklarda çok fazla etkili olamadıkları için aşı küçük yaştaki çocuklara yapılmamaktadır. Ancak doktorlar tarafından 6 yaşın üzerindekilere tavsiye edilmektedir (Anonim, 2008a).

Kırım-Kongo kanamalı ateşinde(KKKA) etken nedir?

Bunyaviridae ailesine bağlı Nairovirus soyundan virüslerin meydana getirdiği, Bu grup virüsler, 100 nm (nanometre) büyüklüğünde, Ribonükleik asit (RNA) içeren, heliksel kapsidli ve zarflı virüslerdir (Anonim, 2008c).

Kırım-Kongo kanamalı ateşi nedir?

Kırım-Kongo kanamalı ateşi (KKKA), Nairovirüslerin neden olduğu ateş, cilt içi ve diğer alanlarda kanama gibi bulgular ile seyreden kene kaynaklı bir enfeksiyondur. Son yıllarda tedavide görülen gelişmelere rağmen, bu enfeksiyonlarda ölüm oranları hala yüksektir.

İnsanlarda klinik ve subklinik olarak seyreden, kenelerin vektörlük yaptığı ve insanlarda sendromlar halinde görülen önemli bir enfeksiyondur. İnsanlarda başlıca ensefalitler, kısa süren ateşli hastalıklar, kanamalı ateşler, poliartrit ile ön plana çıkan sendromlar şeklinde görülür (Anonim, 2008c).

Kırım-Kongo kanamalı ateşi virusunun kimyasal ve fiziksel etkenlere karşı duyarlılığı nedir?

Nairoviruslar dayanıksızdır, konakçı dışında yaşayamazlar. Bu viruslar 56ºC’de 30 dakikada inaktive olur, kanda 40 ºC’de 10 gün yaşayabilir, %1 hipoklorit ve %2 gluteraldehite duyarlıdır ve ultravviyole ışınları ile hızla inaktive olur. Ribavirine invitro duyarlıdırlar(Anonim, 2008c).

Kırım-Kongo kanamalı ateşi virusu insanlara nasıl bulaşmaktadır?

İnsanlar virüsü; Enfekte kenelerin yapışması/kan emmesi sırasında salgıladıkları tükürük salgısı ile, Enfekte kenelerin çıplak elle ezilmesi sırasında temasla, Viremik hayvanların kan ve dokuları ile temasla, Viremik hastalarla (kan ve diğer vücut sıvıları)temas ile olmaktadır (Anonim, 2008c).

KKKA virusunun bulaşmasına etken olan kene nedir? yer yüzünde kaç türü bilinmektedir?

Ülkemizde halk arasında kene, sakırga, yavsı, kerni gibi isimlerle bilinmektedir. Keneler zorunlu kan emici artropodlar olup dünyanın her bölgesinde yaşamaktadırlar. Keneler morfolojik olarak diğer artropodlardan farklı olup, vücutları tek bir parçadan oluşmuştur. Vücudun ön tarafında ağız organelleri yer almaktadır. Günümüzde yeryüzünde yaklaşık 850 kene türü bilinmektedir (Anonim, 2008c).

Hastalık oluşması ve bulguları:

Hastalık genellikle kene ısırığı ile virüsün bulaşmasından 1-3 gün sonra ortaya çıkar. Bu süre en fazla 9 güne kadar uzayabilir. Hasta hayvanın kan ve vücut sıvıları bulaşmış ise bu durumda hastalığın ortaya çıkışı 13 güne kadar uzayabilmektedir.

Ateş, kırıklık, baş ağrısı, halsizlik, aşırı duyarlılık, kolbacak ve sırtta şiddetli ağrı ve belirgin iştahsızlık bulguları ile başlar. Bazen kusma, karın ağrısı ve ishal olabilir.

İlk günlerde yüz ve göğüste küçük cilt altı kanamaları, gözlerde kızarıklık, gövde, kol ve bacaklarda bir yere çarpmış gibi cilt altı kanamalar oluşabilir.
Burun kanaması, kanlı kusma, kanlı dışkılama, kanlı idrar görülebilir. Vajinal kanamaya da rastlanabilir.

Ağır olgularda hepatitkaraciğerböbrekakciğer yetmezlikleri oluşabilir.

Tedavi: Diğer çoğu virüs hastalıklarında olduğu gibi bu hastalığın da doğrudan bir tedavisi ve etkili bir ilacı olmayıp daha çok destek tedavisi ve bulguları gidermeye yönelik tedaviler ve bazı antivirütik ilaçlar uygulanmaktadır.

Erken dönemde başlanılan destek tedavi daha başarılı sonuç vermektedir. Geç başlanılan tedavi ve ağır seyredebilen hastalık öldürücü olabilmektedir.
Hastalığa karşı aşı çalışması yürütülmekle birlikte henüz koruyucu bir aşı geliştirilememiştir (Fırat, 2008).

Kategoriler
Pratik Bilgiler

TÜRKİYE’DE FELSEFE DÜŞÜNCESİ VE ÖNEMİ

Nermi hocanın (Uygur) “Türkiye’de felsefenin durumu isimli” söyleşi tarzı bilgilendirmesinden bu yana, Türkiye’de felsefe konusunda değişen hiçbir şey yok! diyebiliriz.

Ne Türkiye’ye özgü bir felsefe, ne buna niyetli öğretim kadrosu(!) şimdilerde felsefedeki tek övünç kaynağımız İonna Kuçuradi’nin insan haklarının felsefi temellendirişini  Ethik’le yapabiliyor oluşu(!) elbet bu konu da eleştirileriyle beraber anılmalıdır fakat hem konu hem eleştirileri meraklısıyla sınırlı kalıyor…  Neden acaba? Felsefe düşünüşü bizi cezp etmiyor?…

Felsefenin düşünce biçimlerinden biri olduğuyla başlayalım; diğer düşünüş biçimleri sembolik, animist, totemist, mistik-dini, felsefi ve bilimsel düşünüşlerdir. Özellikle A.Comte ve J.Piaget(felsefe tarihindeki “düşünce” üzerine yazılanlar konumuzun özüyle ilgili gibi görünse de “düşünce üzerine düşünme” hem felsefeyle ilgilidir hem de bu konunun da temellendirilmesi için bu yazı yol gösterici olacaktır) bu konuya hayli kafa yormuşlardır fakat yöntem konusunda yeterli olamadıkları için pozitif bilim batağına saplanıp idealist ve metafizik kalmışlardır insanlığa karşı… öz itibariyle düşüncenin konakları olan bu düşünüşler insanlık tarihinin üreyim problemiyle geliştirmek zorunda kaldıkları fikirlerin özüdür! Üretici güçlere göre bu öz dallanıp-budaklanır. Denklik yasasının kuruluşuna kadar düşünüş sembolik, animist ve totemisttir. Ortalama üç milyon yıl insanlık düşüncesi bu fikir özleriyle türleşmemenin yollarını aramıştır. Bu tarihi trajedi, atalarımız için ortalama 102 türe malolmuştur. Ne zamanki üreyim garanti altına alınmaya başlanmıştır işte o zaman kadının “statü olarak yüceldiği zaman” tarih sahnesine çıkmış(homo sapiens sapiens ) ve toplum biçimi olarak da barbarlığa geçilmiştir.

            Tüm bu gelişimleri bir çocuğun zihinsel gelişiminde görebiliriz; elbette bu insanın nerede, hangi toplum biçimlerine uğramış ataların genetik mirasıyla yaşadığını da bilmek zorundayız. Bir Afrika yerlisinden matematik dehası çıkma olasılığı kent kültüründe binlerce yıl ticaretle uğraşmış Yahudi çocuğundan daha azdır. Elbette bu onun iyi bir sporcu veya müzisyen olmayacağı anlamına gelmez… zencileri düşünün… bilim insanlarını düşünün…

            Biz asıl sorunumuza geçelim: Neden felsefe düşüncesi Antik Yunan düşünürlerinin “işi” olacak kadar gelişmiştir de Türk insanının bugün dahi ilgisini çekmemektedir(!)

            1- Asıl olarak felsefe ülkemizde “felsefe yapma lan” harici aşağılamaların ötesinde kendine yer bulmuştur ama bu yer Nietzche’nin dediği gibi “akademik ihtiyarlarla, akademik gençler arasında olup-biten zararsız bir gevezelikten ibaret kalıyor”. Yıllarca bu düşünce bireysel temellendirmeleriyle, bireyin kendini kurtarma reçeteleriyle tarihe tanıklık ve yol göstericilik telkiniyle varolabilmiştir. Bu tarihi görevi elbette küçümseyemem, felsefeyledir ki bireysel ve kuramsal düşünüş taçlanır! Üreyim kolektivizmini takip ederken peygamberler dinle biz şuurunu canlandırmaya çalışırlar, oysa felsefedir ki hem dini hem bizlik şuurunu bir kenara koyarak evreni kendi aklıyla temellendirmeye çalışır(Zaten çıkmaz sokağı da burasıdır felsefenin).

            2- İnsanoğlu elbette karşısındaki sorunları anlamak ve yorumlamak için yettiğini düşündüğü fikirleri kullanır; fikirle insanın önüne engel çıkartıyorsa yenisini kullanır, uydurur veya tüm toplum biçimlerinde olduğu gibi insanı ve doğayı yeniden ele alır. Kendini kurtarmak için toplumunu yıkar, yıkılmasına ses etmez. İşte ülkemizde felsefenin tutunmamasının diğer sebebi de ideolojik dövüşlere cevap veremiyor oluşudur. Boş lakırtıdan öte yeni yaşam biçimine açılan bir kapısı kalmamıştır felsefenin…

            Takdir etmeli ki insanımız hareketsiz, ölü, soyut akıl yürütme sistemlerinin yerine (doğaya yakınlık, göçerlik olduğu için sanırım) somut, eylemci ve eğlenceli, pratikte cevap veren akıl yürütmeleri yeğlemektedir.

            3- Tarihimizdeinsanımızı meşgul edensorunlara cevap tarikatından, dininden, kolektif eylemcilikten gelmiştir. Felsefeyle uğraşanlar dahi(Gazali, ibn-i Sina, Farabi, Suhreverdi, İbn Rüşt) ne bizlik şuurundan ne de dinden kurtulamadılar… o halde ne gerek var ki felsefeye deyiverdi Gazali de… Bireysel düşünüşe doğru bir kapıdır elbette Farabi’nin fikirleri Gazali’ye göre ama toplumsal temel uygun düşmedi Osmanlıda ve medreseden kovuldu Farabi’nin fikirleri de… bu hadise olurken mukata düzeni henüz tutmamıştır Osmanlı’da ve mezarlıklarda henüz yenidir farklılaşmalar “alp”ler arasında! 

            Neden tutunmadığını anladık da bundan sonra da felsefe “hiçbir nedenle” tutunamayacak mıdır? Sorusuna da cevap vermiş olalım…

            Elbette tutunacaktır! Merak edilmesin!insanımız yeni üreyim problemleriyle-cinsel seçimlerin devrimsel ritmiyle toplum ve aile biçimlerinin, yaşam biçimlerinin değiştiğini, doğa ve insan varoluşunun kendi varlığını tehdit ettiğini, toplumsallıktan bireyselliğe ve yeni kültür bunalımına doğru hızla girdiğini görüyor!

            Bu koşullarda düşünüş biçimi olarak dini kullanamayacaktır! Dinin doğayla ilgili fikri yoktur; insanla ilgili düşüncesi “kapitalizm”den başka bir şey değildir(aslında tefeci-bezirgan ticaretidir demek daha uygun düşer). Din evrenselleşen sistemin dayattığı evrensel sorunlara evrensel çözüm bulmasına yardım edemez. Din hâlâ savaşma nedenidir. İnsanlaşma nedeni değil…

Tarihte nasıl toplum biçimi konağı yakarak ilerlenemiyorsa, insanlaşamıyorsak, aynen bu şekil, felsefenin bireyselliği, kuramsal düşünüşü ve kuram içi tutarlılığı da bu zamanda belirecek ve anlaşılacak. İnsanlık meselesi soyutlanmış olacak ve üretici güçler seviyesine göre de somutlaşma olanağına kavuşacak. Ancak bu şekilde felsefe içi çevrimlerin düşüncenin konaklarına göre olduğunu ve bilimde de düşünce çevrimlerinin yöntemle devam ettiğini anlatabiliriz. Ancak bu şekilde fikirler bilim haline gelebilir ezberden kurtularak! DENKLİK YASASI da ancak bu yolla yaşam biçimi atılımına yol gösterici olabilecektir! Zira, dinden bilime geçiş imkânsızdır! Bilimsel düşünüş felsefeden sonra gelir; Avrupa tarihi düşünüş biçimi olarak bu yolu bize gösterdi ve bunu dayatmaktadır da, hem toplum biçimi olarak hem de ona uygun düşen düşünüş biçimi olarak…

Not: Doğanın ve toplumun beyni yoktur beyin kişilerdedir ve kişiler sistem içinde yalnızlaşarak düşünmeye zorlandıkları için bu süreç hızlı ve sistemden kopar gibi olacaktır.

Kategoriler
Pratik Bilgiler

Felsefeye Giriş

Felsefeye Giriş

A. FELSEFENİN ANLAMI

Yunanca philosophia (fiiosofiya) terimini ilk kullananın Sisamlı matematikçi Pythagoras (Pitagoras, M.Ö. 580-500) olduğu sanılmaktadır. Philosophia; philia (sevgi), sophia (bilgelik) olmak üzere İki sözcükten oluşmakta ve “bilgi sevgisi” ya da “bilgelik aşkı” anlamına gelmektedir. Dönemin aydınlarınca benimsenen bu terim önce Latince ve öteki Avrupa dillerine, daha sonra felsefe adı altında Arapçaya, oradan da Türkçeye geçmiştir.

Doğuda ise felsefenin izlerini ilk kez M.Ö. 6. yüzyılda Nepal’de doğmuş Siddhartha Gautama (M.Ö. 563-483)’nın öğretisinde ve Taoculuğun kurucusu Çinli filozof Lao Tse (M.Ö. 570-485)’de görmekteyiz. Felsefe terimi belirgin anlamını, Akdeniz kültür çevresinin ilk filozofu sayılan Miletli Thales (M.Ö. 625-545)’ten sonra Platon (M.Ö. 427-347) ve Aristoteles (M.Ö. 384-322) felsefesinde kazanıyor. Nitekim Aristoteles’te felsefe, var olanın ilk temellerini ve ilkelerini araştıran bilgidir. Thales, Platon ve Aristoteles’in yaşadığı dönemlerden bu yana felsefe, farklı ilgi alanlarına koşut olarak yeni anlamlar kazanmış, ona göre de tanımlanmıştır. Bu tanımlamalara birkaç örnek verelim:

• Felsefe, insanın içinde yaşadığı evreni anlama uğraşıdır.

• Felsefenin özü, bir bilgi edinmekten çok, onu arayıp araştırmaktır,

• Felsefe, hem sağlam bilgi üretme hem de ahlâklı ve mutlu yaşam’a çabasıdır.

• Felsefe; kavramlar oluşturmak, keşfetmek, üretmek sanatıdır

• Felsefe, henüz tam bilgi sahibi olamadığımız konularda kurguya (spekülasyona) başvurmaktır.

Felsefe varlığın başka bir deyişle doğanın, toplumun, insan düşüncesinin ögeleriyle genel yasalarını aramaktadır. Bunları ararken de “Ben neyim?”, “Evren nedir?”, “Ben ve evrenden başka bir şey var mıdır?”, “Nereden geldik, nereye gidiyoruz?”, “Yaşamın anlamı nedir?”, “Nasıl yaşamalıyız?”, “Neyi bilebiliriz?”, “Neye inanmalıyız?” türünden sorular sormaktadır. Düşünen her insan için birer sorun olan bu sorulara iki örnek verelim:

• Doğa varlığını sürdürebilecek mi, yoksa bilimsel ve teknik ilerleme sonucunda yok mu olacak?

• Baskı ve toplumsal adaletsizlik yeryüzünden silinecek mi, yoksa sonsuza kadar mı sürecek?

              Bu ve buna benzer sorulan sormakla felsefenin alanına girmiş oluruz. Onlara yanıt aramaksa felsefe yapmayı, yani çeşitli bilgi dallarının ulaştığı sonuçları hem çözümlemeyi hem de bir araya getirmeyi gerektirir. Felsefe öğrenimi bu nedenle önemlidir. Prof. Nermi Uygur (doğ. 1925) felsefeyi şöyle niteliyor: “Felsefe bir araştırmadır. Araştırma, sorularını sık sık yenileyen bir çalışma biçimidir. Her araştırma gibi felsefe de yeni sorulara açıktır. Nerede sorular hep aynı kalmışsa orada felsefe araştırma olmaktan çıkmış demektir… Felsefenin değişmez bir kuruluşu yoktur; değişik sorularla kendini korur.”  Prof. Kari Jaspers (Yaspers, 1883-1969)’in şu sözleri de yukarıdakilerle çakışmakta ve onlarla bütünleşmektedir: “Gerçekliğin aranması onun elde bulundurulması değildir… Felsefe belli bir yolda olma demektir. Felsefenin soruları yanıtlarından daha özlüdür ve her yanıt yeni bir soruya dönüşür.” Prof. Uygur ve Jaspers’in bu görüşleri felsefenin “ne olduğunu” ve “ne olmadığını” anlamamıza yardımcı İlk bilgilerdir. İlerideki derslerimizde felsefenin temel sorunlarını ve bunlara getirilen farklı çözümleri ele alacağız. O zaman felsefenin belli bir çerçeve içindeki sorunları arayıp bulan, bunların sınırlarını çizmeye çalışan, ilk buldu-ğuyla yetinmeyen, buna körü körüne bağlanmayan bir düşünme etkinliği olduğunu görecek ve felsefenin anlamını daha iyi kavrayıp değerlendirebileceğiz.

Evreni, toplumu, insanı tanımak ve bilmek amacıyla yola çıkan felsefenin ana konularına girmeden önce, bilginin ne olduğunu ve bilgi türlerini ele almamız uygun olacaktır.

1. BİLGİNİN TANIMI

            İnsan günlük yaşamda birçok nesneyle karşılaşır, onları algılar, ne olduklarını kavrar. İnsan kendi dışında olan nesneleri algıladığı gibi, kendi iç dünyasını da algılar. Bilinçli bir varlık olan insandaki bu algılama ve kavrama etkinliğine bilme, elde edilene de bilgi denir.

         Dikkat edilirse bilginin oluşumunda iki öge İşe karışmaktadır. Bunlardan birisi algılayan, bilendir; başka bir deyişle insandır. Diğeri; bilinen, araştırılan, kendisine yönelinen şeydir. Bilgi kuramı (teorisi) terminolojisinde bilene, eş deyişle insana, özne (süje, bilen); bilinmesi gereken şeye de nesne (obje, bilinen) adı verilir. Akıllı bir varlık olan insan, çevresine bilme isteğiyle yönelir. Bu yönelişin sonunda özneyle nesne arasında kurulan ilgi, bilginin oluşumuna yol açar. Örneğin, “Sıranın üzerinde gördüğüm nesne bir felsefe kitabıdır.” dediğimde, benim bilincimle nesne arasında duyuya dayalı bir İlgi kurulmakta ve nesne “felsefe kitabı” olarak algılanmaktadır. İnsan bilgisinin büyük bir bölümünü algıya dayalı bu tür bilgiler oluşturur. Algılama, nesnenin mekânda belli bir yere yerleştirilmesi, yorumlanması, bir bütün olarak ortaya çıkarılması işlemidir. Ancak insanın algılama düzeni eksiksiz ve yetkin değildir, yanlış algılamalara açıktır. Algılamanın bu özelliği, algılanan her şeyin “bilgi”yi oluşturmadığını gösterir. Görüldüğü gibi bilgi, özneyle nesne arasında kurulan bağdan oluşmaktadır. Bu bağı kuranlar bilgi aktları (bağları)dır. Bilgi aktı, özneden nesneye yönelen bilinç eylemi demektir.

        Kuşkusuz bilgi yalnızca algılamaya dayanmaz. Algılamanın yanında düşünme, anlama, açıklama gibi yollarla da bilgi edinilir. Ancak, algılama ile söz gelimi düşünme arasında önemli farklar vardır. Algı aktı birey ile gerçek varlık arasında bağ kurarken, düşünme aktı hem gerçek varlıkları (elle tutulan, gözle görülen varlık alanını) hem de düşünsel varlıkları {sayı, kavram, görüş gibi soyut unsurları) İçine alır. Düşünmenin bu özelliği, düşünülen her şeyin bir bilgi niteliği taşımayacağını gösterir. Özne (bilen) ile nesne (bilinen) arasında bağ kuran önemli aktlardan biri de anlama aktıdır. Bu aktın alanı da algı aktının alanı gibi çok geniştir. Örneğin, “Bilginin tanımı başlığı altında verilen bilgileri anlıyorum.” demek, orada neyin belirtilmek istendiğini; “Arkadaşımı anlıyorum.” demek ise onun isteklerini, neyi gerçekleştirmek istediğini, huyunu, dünyaya bakış tarzını… hiçbir araca başvurmadan kavrıyorum demektir.

Algılama, düşünme, anlama ve açıklama akdarının sağladığı bilgiler farklı niteliktedir.

2. BİLGİ TÜRLERİ

          İnsan dış dünyaya olduğu gibi, kendi iç dünyasına da bilme isteğiyle yönelen tek varlıktır. Bu, insanı insan ya­pan en önemli özelliklerden biridir. Nitekim, psikoloji ve pedagoji çocukta bilme isteğinin ilk yaşlarda ortaya çık­tığını belirtmektedir. Tarih ve sosyoloji, en ilkel topluluklarda bile, toplumsal yaşamın temelinde bazı bilgi türle­rinin -gündelik bilgi, dinsel bilgi gibi- varlığını kabul etmektedir. Doğal olarak günümüzdeki bilgi türlerinin sayısı artmış, kapsamları çok genişlemiştir. Böyle olmakla beraber tüm bilgiler, bir Özneyle bir nesne arasındaki ilgiyi göstermeleri bakımından birbirlerine benzerler, Ancak her tür bilgide özne-nesne ilişkisi farklı olarak kurulur. Bu da bir bilgi türünün diğer bilgi türlerinden belirli özelliklerle ayrılmasına yol açar.

Bilgi, taşıdığı özellikler bakımından;

a. Gündelik bilgi, b. Dinsel bilgi, c. Teknik bilgi, ç. Sanat bilgisi, d. Bilim­sel bilgi ve e. Felsefe bilgisi olmak üzere altı türe ayrılabilir. Şimdi bunları ana çizgileriyle gözden geçirelim.

a. GÜNDELİK BİLGİ

           İnsan biri doğal, diğeri toplumsal olan iki gerçeklik (realite) içinde yaşar. Duyu organları ve bilme yetisi olan akıl yoluyla da her iki gerçeklikteki nesne ve olayları algılar. İnsanın nesneleri, olguları algılaması demek, onları tanıması, bilmesi, başka bir deyişle bilgi edinmesi demektir. Örneğin, sıra arkadaşımın adını bilirim. Sorulduğun­da saçlarının sarı, gözlerinin renginin mavi olduğunu söylerim. Bunlar, algılama yoluyla edindiğim, geçerliği olan yani doğru olan bilgilerdir.

           Hepimizin kişiler, nesneler ve olaylarla ilgili bu türden birçok bilgisi vardır. Bunlar günlük yaşamın akışını ko­laylaştıran öznel bilgilerdir. Örnekte de belirtildiği gibi bu bilgilerin bir geçerliği, bir doğruluğu vardır; ancak bu doğruluk tek tek olaylarla ve nesnelerle ilgili bir doğruluktur. Duyu ve algılara ait olan bu bilgiler tek tek nesne ve olaylarla ilgili oldukları hâlde, kimi zaman bunlara da­yanarak genellemelerde de bulunulur. Örneğin, kız kardeşinin sık sık ağladığını gören ağabeyi kadınların erkek­lerden daha duygusal olduğunu, kavak yapraklarının erken dökülmeye başladığını gören bir çiftçi de kışın sert ge­çeceğini ileri sürebilir.

          Dikkat edilirse örneklerdeki genellemeler kişisel denemelere dayanmaktadırlar; akıl ve deneyle temellendirilen, dolayısıyla genel geçerliği olan bir doğruluk değildirler. Bu bakımdan neden-sonuç bağlantısı vermezler. Baş­ka bir deyişle bu tür bilgilerle genel geçerliği olan yargılara varılamaz; çünkü bu bilgilerdeki nedensellik akla ve deneye değil, kişisel sezgiye dayanır ve yalnızca tek tek iki olay arasındaki bağı gösterir. Tek tek olaylar ve nes-neler hakkındaki bilgimizin doğruluğunu belirten bu tür bilgilere gündelik (ampirik) bilgi denir.

b. DİNSEL BİLGİ

           Genel olarak din, insanların anlayamadıkları ve karşısında güçsüz kaldıkları doğa ve toplum olaylarını doğa­üstü, gizemsel (mistik) güçlerle açıklama olgusudur. Başka bir açıdan din, kutsallığına ve yüceliğine inanılan bir güç karşısında boyun eğmektir. Bütün dinlerde insanın evrenle İlgisi belirlenmek, doğa ve toplum olayları açık­lanmak istenmiştir. Bu yönleriyle dinler insanları bazı düşünce ve eylemleri benimsemek ya da yadsımakta ser­best bırakırken bazı düşünce ve eylemleri benimsemeye ve yerine getirmeye zorlar. Bu nedenle her dinde inanç, dinin özünü oluşturur. Ayin ve ibadet İse inancın pekiştirilmesini sağlar.

Dinsel bilgide özneyle nesne arasındaki ilgiyi inanç kurar. Bu özellik onu, öteki bilgi türlerinden kesin çizgilerle ayırır. Nitekim tek tanrıcı dinlerde (Musevilik, Hristiyanlık, Müslümanlık), bir dine bağlı olanlar o dinin asıl kaynağının tek bir Tanrı olduğuna inanırlar. Bundan sonra neye İnanıp neye karşı olacaklarını da kutsal kitap ile peygamberin söz ve tutumlarına göre belirlerler.

c. TEKNİK BİLGİ

İnsanlar, bazı hayvanlar kadar güçlü olma­malarına karşın, dünyanın egemen türü duru­muna gelebilmişlerdir. Bunun önde gelen nede­ni, öteki türlerde bulunmayan bir özelliğe, geliş­miş bir beyne sahip oluşlarıdır. İnsanlar, bilme yetisi olan akıl sayesinde doğa karşısındaki ye­tersizliklerinin üstesinden gelebilecek teknikler bulabilmişlerdir. Bu anlamda teknik bilgi, bir üretim yapabilmek ya da bir amacı gerçekleşti­rebilmek için gerekli olan araç, yol, yöntem ve bunları bir araya getiren ayrıntılı bilgidir. Teknik bilgi, doğa bilimlerinin ulaştığı yasaların günlük yaşama uygulanması ile gelişmiştir ve günlük yaşamın sürdürülmesinde kolaylık sağlar. Tek­nik, tarihsel süreçte üç aşamalı bir gelişme gös­termiştir:

Bunlardan ilki alet tekniğidir. Bu teknik, insa­nın el emeği ile gerçekleştirilen İşlerdeki etkinli­ğini, çalışmasındaki verimini artırmıştır. Örneğin; orak, ekinin biçilmesini kolaylaştırmış, el araba­sı eşyanın az emekle taşınmasını sağlamıştır. Bu aşamadaki teknik, kuramsal (teorik) bilgiye, baş­ka bir deyişle bilime dayanmayan tekniktir.

               İkinci_aşama makine tekniğidir. Bu aşamada el emeği yerini makineye bırakmıştır. İnsan da makineyi tamamlayan bir öge durumundadır.

             Üçüncü aşama otomasyon tekniğidir. Bu aşamada çalışma sürecinin tümü otomatikleştirilmiş makine düzenine bırakılmıştır. Otomasyon aşamasında insanın görevi, bu süreci plânlamak ve denetlemektir.

             Tekniğin gelişimi ile bilimin gelişimi arasında sıkı bir bağ vardır. Eski çağlarda teknik, bilime öncülük yapardı. Bilimin gelişmeye başladığı yüzyıllarda bu ilişki tersine döndü. Bilim, teknik karşısında öncü rolü oynadı. Çağı­mızda ise bilimle teknoloji karşılıklı etkileşim içindedir. Bilim teknolojiye kaynaklık yaparken teknolojik gelişme­ler de bilime yeni alanlar açmakta ve büyük kolaylıklar sağlamaktadır. Bu açıdan bakıldığında çağdaş uygarlığın, bilim ile teknolojinin ürünü olduğu söylenebilir.

             Teknik bilginin temel özelliği; işlevselliği, pratikliği sağlamayı amaçlamasıdır. Bu özelliği onu, öteki bilgi tür­lerinden ayırır. Nitekim bilimin amacı evreni tanımak, olayları yan tutmadan ve çıkar gözetmeden, yarar-zarar kavramlarından uzakta incelemektir. Oysa teknik hep pratikliği göz önünde bulundurur, araç ve makineleri bu ne­denle üretir. Teknik insanlığa sayısız yarar sağlarken, onu yok edecek araçların geliştirilmesine de olanak verir. Söz gelimi; nükleer bombalar üretir, çevre kirlenmesine yol açar, ormanları yok eder, işçiyi otomatlaştırır, toplumsal patlamalara neden olur.

ç. SANAT BİLGİSİ

             Sanat; güzeli yaratan, gerçekliği simgelerle anlatan bir etkinliktir. Hoşa giden, düşündüren biçim (form)ler yaratma çabasıdır. Yetenek, düş gücü ve yaratıcılık gerektirir. Başlıca sanat dallan müzik, resim, heykel, seramik, tiyatro, mimarlık, sinema ve edebiyattır..

             Sanatçı, eserlerinde genel olarak doğayı, İnsanı, yaşamı yansıtır. Sanat, sanatçıda başlayıp onda biten bir olay değildir. Sanatın İşlevi estetik bir zevk vermek, duyguları zenginleştirmek, kişiyi heyecanlandırmak olduğu kadar, onu aydınlatmak, eğitmek ve bilgilendirmektir de. Bu yönüyle sanat da bilgi türlerinden biridir. Sanatsal etkinlik­te de bir Özne-nesne ilişkisi vardır. Ancak, bu bilgi türü özneye sıkı sıkiya bağlıdır. Örneğin, aynı nesnenin (söz gelimi bir tarlanın ortasında tek başına yükselen ardıç ağacının) resmini yapan iki ressamdan her biri ağacı ken­dine göre algılar, yorumlar ve ona göre tuvale geçirir. Bu da sanat bilgisinin süjeye bağlı öznel (sübjektif) bir bil­gi olduğunu gösterir.

d. BİLİMSEL BİLGİ

           Bilimsel bilgi, bilimlerin bize sağladığı bilgidir. Akla, gözlem, deney ve kanıta dayanır. Ayrı ve farklıymış gibi görünen olayların aynı bir nedene, bir yasaya bağlı olduğunu ortaya koyar. Bilimsel bilgi hiç kimsenin tekelinde olmayıp herkesin soruşturmasına, denetlemesine açıktır. Başlıca özelliği nesnel (objektif), kesin, genelleyici, tutarlı ve sistemli oluşudur.

Bilimsel bilgi, konuları ve yöntemleri birbirinden farklı üç bilim grubunda toplanabilir: Bunlar;

  1.  Formel bilimler,
  2.  Doğa bilimleri ve
  3.  İnsan bilimleridir.
1. FORMEL BİLİMLER

            Bu bilimler ideal varlığı, yani doğada bulunmayan, duyularla algılanmayan, yalnızca düşüncede olan nes­neleri konu alan bilimlerdir. Bu nedenle bunlara ideal bilimler de denir. Matematik ve mantık gibi bazı bilim­ler bu gruba girer. Örneğin aritmetiğin konusu; doğada bulunmayan, bu bakımdan duyularla algılanamayan sayılardır. Nitekim “bin”i ya da milyar”ı doğada bul­mak olanaksızdır. Bu sayılar yalnızca aklımızda, düşün­cemizde vardır.

           Mantığın da düşünmeye yaklaşımı hem doğa hem de insan bilimlerinden farklıdır. Doğa ve insan bilimle­ri düşünceyi bir gözlem ve deney verisi olarak ele aldık­larından, onlar için Önemli olan yargıların doğruluğu­dur. Örneğin, “Dünya bir küre biçimindedir.” yargısının doğru olup olmadığı gözlem ve deney sonuçlarına da­yanır. Oysa mantık, yargılan içerik bakımından değer­lendirmez. Onun için önemli olan yargıların doğruluğu değil, yargılar arası ilişkilerin doğruluğudur.

           Formel (biçimsel) bilimlerin konusunu oluşturan ideal varlık, zaman ve uzayda yer almayıp yalnız dü­şüncede bulunduğundan gözlem ve deneyle incelene-mez. Bu nedenle formel bilimlerde genel olarak tüm­den gelini (dedüksiyon) yöntemi uygulanır (bk. Şekil 3.1, s. 60).

2. DOĞA BİLİMLERİ

           Daha önce de belirttiğimiz gibi İdeal varlık, doğada var olmayan, duyularla algılanmayan ve yalnızca dü­şüncede var olan bir varlık türüdür. Reel varlıksa oluş içinde olan, değişen, teklik bakımından farklılık göste­ren yani bireyleri tam tamına benzer olmayan bir varlık türüdür. İdeal varlığı formel bilimler; reel varlığıysa tüm öteki bilimler (fizik bilimleri, yer, yaşam ve insan bilimleri) konu edinmiştir.

         Fizik bilimleri, madde ve enerjiyi konu alan fizik; maddelerin yapısını, bileşimlerini, özelliklerini, değişmele­rini ve birbirine dönüşmelerini araştıran kimya; yıldızlar, gezegenler ve uzaydaki diğer gök cisimlerini inceleyen astronomiden oluşur.

          Yer bilimlerinin içine jeoloji, meteoroloji, oşinografi (deniz bilimi), mineraloji, paleontoloji (fosil bilimi)… gi­rer. Yaşam bilimleri de biyoloji İle tıp bilimlerini içerir. Biyoloji; biri botanik, öbürü zooloji olmak üzere iki temel dala ayrılır. Tıp bilimleriyse anatomi, patoloji, fizyolojiyi vb.ni kapsar.

            Doğa bilimlerinin temel özelliği olgusal oluşlarıdır. Olgusal olmak demek, yargıların doğrudan ya da dolaylı olarak gözlenebilir olayları dile getirmesi demektir. Doğa bilimleri ile ilgili bir yargının doğru sayılabilmesi için gözlem ve deney yoluyla kanıtlanmış olması gerekir. Bu bilimlerde genel olarak tüme varım (endüksiyon) yönte­mi uygulanır. Tüme varım tek tek olgulardan genel önermelere varan yöntemdir. Bu yolla doğa bilimlerinden her biri kendi alanıyla ilgili olaylar arasındaki değişmez ilişkileri bulmaya ve yasalara ulaşmaya çalışır.

           Bu bilimler insanı değişik yönleriyle ele alan bilim dallarıdır. Canlı varlık olarak insanı ve onun gelişim tarihini araştıran insan-bilim (antropoloji); geçmişteki insan topluluklarını zaman ve yer göstererek inceleyen tarih; toplumu, toplum yapısını, toplumsal grup ve gruplar arası ilişkileri, toplumsal kurumları ve toplumsal değişmeleri konu alan toplum bilimi (sosyoloji); siyasal otorite İle İlgili kurumları, bu kurumların oluşmasında ve işlemesinde rol oynayan davranışları araştıran siyaset bilimi; Dünya’yı fiziksel, toplumsal, siyasal ve ekonomik görünümüyle ele alan coğrafya; dilin özelliklerini ve insanlar arasındaki İletişimi inceleyen dil bilimi (lengüistik) insan bilimleri arasında yer alırlar. Tarihsel ve kültürel varlıkları İnceleyen bu bilimler, konularıyla ilgili olayların nasıl olup bittiğini anlamamıza yardım ederler.

           Bilimsel bilgiyi oluşturan tüm bilimler birbirinden ne denli farklı görünürse görünsün, temelde birleşir; çünkü konularına karşı aynı tavrı takınır ve aynı yöntemlerden yararlanır.

           Bilimsel bilgi: Eğer bir iddia tüm kuşku ve eleştirileri yok sayacak kadar iyi belgelenmiş, genel geçer, birikerek ilerleyen, sistemli ve kesin ise ona bilimsel bilgi denir.

           Felsefi bilgi: Eğer bir iddia ön yargısız, iyi temellendirilmiş, güvenli ve tutarlı düşüncelerden oluşmuş, genel geçer, birikimsel, ancak kesinlikten uzak ise ona felsefi bilgi denir.

e. FELSEFE BİLGİSİ

         İnsanın en temel özelliklerinden biri; evreni, toplumu ve kendini tanımak istemesidir. İnsanda bu isteği uyan­dıran duyguların başında merak, hayret ve kuşku yer alır. Bir şeyi anlama ya da öğrenme arzusu olan merak ile beklenmedik bir şeyin neden olduğu hayret, daha çok, zekânın yaratıcı gücünü oluşturur. Kuşku (şüphe) ise ile­ri sürülen bir düşünce ya da bir açıklamanın inanılmaya değer olup olmadığını araştırmaya yol açar.

         Felsefe bilgisi, filozofun içinde yaşadığı toplumun özelliklerinden büyük ölçüde etkilenir; ama bu etki kör bir koşullandırma biçiminde değildir. Felsefe bilgisi insanın, evrenin niteliği ve yapısı hakkında gözlediklerine dayanarak düşünmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Başka bir deyişle felsefe, evreni parçalara ayırmadan, bir bütün olarak kavramaya yönelik kuramsal araştırmalarla başlamıştır. Daha sonra bunlara “İnsanîn niteliği ve bu dünya­daki yeri ya da yazgısı nedir?”, “İnsan neleri bilebilir?” gibi çok sayıda sorunun incelenmesi eklenmiştir.

3. FELSEFE BİLGİSİNİN ÖZELLİKLERİ

          Bir filozofun yazdığı bir kitabı okuyacak olursak onda daha önce okuduğumuz kitaplarda bulunmayan bazı özelliklerin olduğunu hemen fark ederiz. Bu durum, filozofun sahip olduğu ve kitabı yazarken kullandığı felsefî bilginin özelliklerinden kaynaklanmaktadır. Bu özelliklerin başlıcaları şunlardır:

■ Felsefe metinleri sorulara çokça yer vermesi bakımından diğer metinlerden ayrılır. Felsefede konuya genel­likle soruyla girilir. “İyi nedir?”, “Varlık nasıl oluşmuştur?”, “Evrensel bir ahlâk yasası var mıdır?” gibi. Felsefe so­ruları sıradan sorular değildir. Bunlar bireyi düşündürmeye, bir konuya dikkatini çekmeye ve o konuyu açıklama­ya yönelik sorulardır. Yanıtların da akla, mantık ilkelerine ya da gerçeklere uygun düşmesi gerekir. Bu bakımdan sorular geniş olarak ve derinlemesine incelenir. Başka bir deyişle felsefe, soruları incelerken sonuna kadar git­mek, temele kadar inmek ister.

■Felsefî düşünce yöneldiği her sorunu aklın süzgecin­den geçirir. Bu haliyle eleştireldir.

■ Felsefenin açıklamalarında kesinlik ya da bitmişlik yoktur. Felsefe hiçbir konuda son sözü söylemez. Bundan do­layı felsefede sistemler ve farklı görüşler yan yana bulunur ve İlk Çağ filozoflarını uğraştıran bir sorun, günümüz filozofları­nı da uğraştırabilir.

■ Felsefede filozofun kişiliği önemli rol oynar. Bu bakım­dan felsefe bilgisi öznel (sübjektif) bir özellik taşır. Örneğin, aynı soruyu iki filozof birbirinden çok farklı ya da karşıt bi­çimde değerlendirebilir.

■ Felsefe bilgisi sistemli, düzenli, birleştirilmiş bir bilgi­dir. Evreni, bilimler gibi parçalara ayırarak değil, bir bütün olarak kavramaya ve açıklamaya çalışır. Felsefede çelişkili yargılara, kendi aralarında tutarsız görüşlere yer vermemek için özen gösterilir. Bu bakımdan felsefe bilgisi inanılmaya değer kanıtlarla belgelenen bir bilgi olmak durumundadır.

■ Felsefe bilgisinin bilimlerdeki gibi kesin doğruları yok­tur. Örneğin, fizik dersinde İngiliz fizikçi ve matematikçi Isaac Newton (Ayzek Nivtın, 1642-1727)’ın kütle çekim ya­sasını bellememiz gerekir. Oysa felsefede böylesine kesin doğrular bulunmaz; çünkü, felsefe, çözülmemiş sorunlar üzerinde düşünmedir. Bunun için bazı büyük filozofların gö­rüşlerini, sistemlerini bilmemiz gerekecektir. Çözülen her so­run felsefenin konusu olmaktan çıkar, bilim dallarından biri­nin konusu olur.

4. FELSEFENİN KONULARI

          Felsefe; evreni, insanı, yaşamı anlamak; bilginin nasıl oluştuğunu açıklamak, birey ve toplumsal grupların ey­lem ve davranışlarını değerlendirmek ve bunlara ilkeler bulmak ister. Bu bakımdan felsefe, geniş bir alanı kapsa­yan ve çeşitli dalları (disiplinleri) içeren bir yapı oluşturmuştur.

          Felsefenin incelediği konuların başında varlık, ahlak, bilgi, bilim, siyaset, sanat, din yer alır. İlk üç konu Pla­ton ve Aristoteles’ten beri felsefenin temel disiplinleri olmayı sürdürmüşlerdir.

VARLIK FELSEFESİ (ONTOLOJİ)

         Varlığın ne olduğunu araştıran felsefe dalına varlık felsefesi denir. Bu bilgi dalı varlık alanını bütünlüğü içinde ele alır. Örneğin; astronomi, gök varlıklarını; jeoloji, madensel varlıkları; biyoloji, canlı varlıkları incelediği halde, felsefenin bir dalı olan varlık felsefesi, var olanı (söz gelimi doğayı) birtakım alanlara bölmeden bir bütün olarak inceler ve onun varoluş ilkelerini saptamaya çalışır.

VARLIK FELSEFESİNİN SORULARI

• Varlık nedir?

• Varlık nasıl oluşmuştur?

• Varlığın ana maddesi nedir?

• İnsanın varlık amacı nedir? vb.

               Felsefede varlık alanını bir felsefe disiplini olarak kuran ilk filozof Aristoteles’tir. O buna ilk felsefe adını verir. İlk felsefe evrenin yapısını ve niteliğini konu olarak alır. ilk temeller ve nedenler- hakkında soru sorar ve onları araştırır. Var olan her şeyde ortak olan varlığı bulmaya çalışır. Aristoteles’in ilk felsefesine daha sonra metafizik denmiştir. Günümüzde Alman Nicolai Hartmann (Nikolay Hartman, 1882-1950) ile Martin Heidegger (Martin Haydeger, 1889-1976) ontoloji ile ilgili sorunları yeni bir yaklaşımla ele almışlardır.

AHLAK FELSEFESİ (ETİK)

            Felsefe disiplinlerinden biri de insanın eylem ve davranışlarını konu edinen ahlak felsefesi (etik)dir. Etik, insanların yapıp ettiklerini ve bunların ilkelerini inceler. Ontolojiden farklı olarak olması gerekeni de araştırır. Yaşamın anlamını sorgular. “İyi” ile “kötü”nün ayrımı için ölçütler koyar. Bize yol gösterir.

AHLAK FELSEFESİNİN SORULARI

• Mutlu yaşayış nasıl gerçekleşir?

• Kişi normlara göre mi davranmalıdır?

• İyilik doğuştan mıdır, yoksa deneyle mi kazanılmıştır?

• “İyi” dediğimiz değer nedir?

• Daha iyi bir geleceği istemek ve onun İçin eylemde bulunmak bir ahlak ödevi midir?

• Değişmeyen ahlak ilkeleri var mıdır? vb.

BİLGİ FELSEFESİ (EPİSTEMOLOJİ)

             Bilgi sorunu bazı İlk Çağ filozoflarını da yakından ilgilendirmiştir. Örneğin, Platon yaşlılık dönemi diyalogla­rından “Theaitetos (Taitetos)”a “Bilgi nedir?” sorusuyla başlar. Böyle olmasına karşın bilgi sorunu Yeni Çağda İngiliz filozof John Locke (Con Lok, 1632-1704) ve Fransız filozof Rene Descartes (Röne Dekart, 1596-1650)’la felsefenin özel bir alanı haline gelmiştir. 19. yüzyılda da felsefenin bu dalına epistemoloji (bilgi kuramı) adı veril­miştir. Bilgi kuramı bilginin kaynağını, sınırını, değerini araştırır.

BİLGİ FELSEFESİNİN SORULARI

• Bilgi nedir, ne gibi ögelerden oluşur?

• Bilgi duyu organlarının sağladığı izlenimlere mi dayanır, yoksa insan zihninde doğuştan gelen bilgiler var mıdır?

• Bilgi saltık (mutlak) mıdır, yoksa göreli (izafi, rölatif) midir? vb.

SİYASET FELSEFESİ

          Siyaset felsefesi; siyasal yaşamı, özellikle devletin özünü, kaynağını ve değerini araştırır.

SİYASET FELSEFESİNİN SORULARI

• İktidar kaynağını nereden alır?

• Meşruiyetin ölçütü nedir?

• Devlet-birey ilişkileri nasıl olmalı­dır?

• Bireyin temel hakları nelerdir? vb.