Kategoriler
Pratik Bilgiler

Siyaset Felsefesine Giriş

SİYASET FELSFESİNİN KONUSU

Siyaset (politika) Arapçadan Türkçeye geçmiş bir sözcüktür. “Elden ele geçen güç”, “iktidar” anlamına gelir. Politika sözcüğü ise eski Yunancada “kent devleti” anlamındaki polis sözcüğünden gelmektedir. En geniş anla­mıyla siyaset Aristoteles’in “Politika” adlı eserinde belirttiği gibi yurttaşların toplumu ilgilendiren işlerle ilgi­li olarak yaptığı her seydir.
Tarihsel süreçte siyasetle ilgili değerlendirmeleri karşıt iki kümede toplamak olanaklıdır:
a) Siyaset, toplumsal sınıflar arasında içten içe bir mücadeledir. Amaç, iktidarı ele geçirmektir.
b) Siyaset, toplumda birliği sağlamak, özel çıkarlara karşı koyarak genel yararı ve ortak iyiliği gerçekleştirmek­tir.
Bu iki görüşten her birinin gerçeğin bir yönünü yansıttığı söylenebilir. Nitekim Fransız siyaset bilimcisi Maurice Duverger siyaseti şöyle belirtmektedir:
“Siyaset (politika) hem bir çatışma ve iktidar kavgasıdır hem de toplumun tüm üyelerinin yararına olabilecek bir düzen yaratma aracıdır.”
Günümüz­de birçok düşünür siyaseti kısaca ülke, devlet, insan yönetimi biçiminde tanımlamaktadır.
Siyaset daha çok demokratik rejimlere özgü bir etkinliktir. Çünkü monarşilerde ve diktatörlüklerde halkın, dev­let ve toplum işleriyle ilgili olarak yapabileceği pek bir şey yoktur. Bu bakımdan siyaset, insanların birbirleriyle “yurttaş” olarak ilişki içinde bulundukları toplumların ürünüdür.
Siyaset hem siyaset biliminin hem de siyaset felsefesinin konusunu oluşturur; ancak bu iki bilgi dalının siya­sete yaklaşımları farklıdır.

SİYASET BİLİMİ, her bilim gibi olanı inceler, olguların nedenlerini ve nasıllarını araştırır. Konusu içerisine baş­ta devlet olmak üzere siyasal kurumlar, siyasal rejimler (krallık, diktatörlük, demokratik yönetim vb.), bu kurum­ların ve rejimlerin oluşmasında ve işlemesinde rol oynayan tutum ve davranışlar girer. Bu bilim dalı, konusuna giren tüm kurum ve olguları, diğer toplum bilimlerinin yararlandıkları bilimsel yöntemlerle araştırır.
SİYASET FELSEFESİ ise olması gerekeni inceler; çünkü siyaset alanına ilişkin sorular ancak olması gereken üze­rine düşünme yoluyla yanıtlandırılabilir. Bu bilgi dalının öncülerinden sayılan Alman filozof Christian Wolff’a göre (1679-1 754); “Siyaset felsefesi insanı, toplu halde ve yerleşik düzene geçmiş bir konum içinde yaşayan varlık olarak ele alan felsefe disiplinidir.”
Siyaset felsefesi siyasal otoriteyi, bu otori­tenin oluşumunu, kaynağını, gücünü nasıl sürdürdüğünü, siyasal otoriteyle birey arasındaki ilişkiyi ve bunların daha “iyi” ve daha “adil” bir duruma gelip gelemeyeceğini inceler. Başka bir deyişle siyaset felsefesi, siyaset ol­gusunu çağdaş ve güncel sorunları çıkış noktası yaparak temellendirmeye, yani nesnel bir ölçüte ya da ölçütlere dayandırmaya çalışan felsefe dalıdır.

SİYASET FELSEFESİNİN TEMEL KAVRAMLARI

Her felsefe disiplini gibi siyaset felsefesi de kavramlarla çalışır. Bundan dolayı bu felsefe dalının da öncelikle kavramlarını açık seçik bir duruma getirmesi zorunludur. Siyaset felsefesinin önemli temel kavramları şunlardır:
birey, toplum, sivil toplum, devlet, iktidar, yönetim, meşruiyet (yasallık), egemenlik, hak, hukuk, yasa, bürokra­si.

Birey 
(fert), siyaset felsefesinde tek insan anlamına gelir. Bireyin temel özelliği, toplum içinde, toplumla birlik­te yaşayan ve ona az ya da çok bağımlı olan “toplumsal varlık” oluşudur.

Toplum, temel ve toplumsal gereksinimlerini karşılamak için birbirleriyle ilişki kuran, birbirlerini etkileyen, or­tak bir kültürü paylaşan, belirli bir bölgede bir arada yaşayan insan topluluğudur.

Sivil toplum, batıda totaliter rejimi olan devletlerin uygulamalarına karşı “devlet karşıtlığı” anlayışını yansıtan bir siyasal terim olarak ortaya çıkmıştır. Çağdaş anlamıyla sivil toplum, yurttaşların kararlara katılmasıyla oluştu­rulan ve yönetilen bir düzeni dile getirir.

Devlet, sınırları belli bir toprak parçası üzerinde örgütlenmiş, egemenlik içinde yaşayan, benzerlerince tanınan bir topluluğun dış dünyaya karşı manevi kişiliğini ve bağımsızlığını temsil eden bir örgüttür.
Siyasal ve hukuksal niteliği olan bir kurum olarak varlık nedeni, ülke içinde güvenliği ve toplumsal ilişkilerin adalete (insan haklarına) dayanmasını sağlamaktır. Toplumsal iş bölümünde yurttaşlardan bazılarının belirli sürelerle görev aldığı bir organlar bütünüdür.
İKTİDAR: Geniş anlamıyla iktidar, kendi istencini (iradesini) egemen kılabilme, bir işi yapabilme gücüdür Siyasal anlamda iktidar ise bir toplumda egemenliği ellerinde bulunduranlar, dile getirir ve onlara devlet gücünü kullanma yetkisi verir.

YÖNETİM: Bir kurumu, -söz gelimi devleti- saptanan ilke ve amaçlara göre çalıştırma, yönetme anlamına gelir.

MEŞRUİYET (yasallık, yasaya uygunluk); Eylemin yazılı yasaya, pozitif hukuka uygunluğunu belirten bir kavramdır. Bir eylemin meşru (yasal) sayılması için ahlaki olması gerekmez. Eylemin pozitif hukuka uygun olması meşruluğu için yeterli sayılır.

EGEMENLİK: Devlet, üç temel ögeden oluşmuştur. Bunlardan biri insan topluluğu, diğeri sınırları belirli bir ül­ke, üçüncüsü de egemenliktir. Egemenlik, devleti devlet yapan güçtür Başka bir deyişle iktidar olmaktan doğan gücü kullanmak, emir almadan emredebilmektir. Egemenlik devlet gücü olduğuna göre, devlet içinde onun üs­tünde ya da ona denk bir güç söz konusu olamaz.
Egemenliğin içe ve dışa yansımaları şöyle belirtilebilir:

• Devletin egemenlik hakkı ülke içinde sınırlandırılamaz; ancak bu, devletin egemenlik hakkını kullanan siyasal iktidarın yetkilerinin sınırlandırmayacağı anlamına gelmez. Nitekim gelişmiş ülkelerin hemen tümünde siyasal iktidarın yetkileri çeşitli organlar (meclis, hükumet, yargı vb.) arasında bölüştürülerek sınırlanmıştır.

• Egemenlik hakkı devlete emretme, para basma, ordu ve zabıta güçleri oluşturma vb. yetkilerini verir.
• Egemenlik, devletin diğer devletlere karşı bağımsızlığını belirtir. Bir devletin bağımsızlığı, genel olarak öte­ki devletlerce tanınmasıyla belirginleşir.
Emretme, para basma, ordu ve zabıta güçleri oluşturma bağımsızlığın maddi ögeleridir
Bağımsızlığın manevi ögesi ise meşruiyettir. Daha önce belirttiğimiz gibi meşruiyet, iktidarı elinde bulunduranların yönetme gücünü po­zitif hukuktan alması ve halk tarafından da genel kabul görmesidir.
HAK: Bu kavram, yerine göre iki anlamda kullanılır. Birinci anlamda hak, başkasından istenebilecek olan şeydir. Bu anlamda “başkasının bizden isteyebileceği şey” anlamına gelen ödevin karşıtıdır. Örneğin, okul kitap­lığından kitap almak hakkımızdır. Aldığımız kitabı örselemeden ve zamanında geri vermek ödevimizdir.

İkinci anlamda hak izin verilmiş olan ya da yasaklanmamış olan edimlerde bulunma serbestisidir. Bu anlam­daki hak; yasa, tüzük, yönetmelik ve ahlak kurallarından kaynaklanır. Kişinin “düşünce ve kanılarını özgürce yay­ma hakkı”nda olduğu gibi. Her iki anlamda da hak kavramı zorlama ve şiddet kavramlarına karşıttır.

HUKUK: İnsan, Aristoteles’in belirttiği gibi toplumsal bir varlıktır. Topluluk içinde yaşamak, insanlar için bir zo­runluluktur. Bu da birtakım kurallara uymayı gerektirir. İşte, toplumsal ilişkileri düzenleyen, uyulması zorunlu ku­rallar topluluğuna hukuk denir. Hukuk, çeşitli çıkarlar ya da iktidar kaygısıyla kendiliğinden belirlenen toplumsal ilişkilere (rol ilişkileri, kurumlar arası ilişkiler) ait düzenlemelere adaleti getirmeyi amaçlar. Hukuk kuralları tanım­dan da anlaşılacağı gibi yaptırımlarla güçlendirilmiştir. Hukuka aykırılık her zaman bir yaptırımla karşılaşır. Ha­pis, para cezası, meslekten alıkoyma gibi.
YASA: 
Hukukta olduğu gibi siyaset biliminde de yasa denilince, bireyler arası ilişkileri düzenlemek amacıyla devletçe konulmuş kurallar anlaşılır. Bu açıdan bakıldığında yasa, insan etkinliğini dışardan düzenleyip yöneten buyruk nitelikli bir kurallar sistemidir.
BÜROKRASİ: Kamu hizmetlerinin çalışan elemanları, memurlardır. Bunların aşamalı (hiyerarşik) bir biçimde oluşturduğu topluluk “bürokrasi” diye adlandırılır. 
Bürokrasi, belirli bir düzeye ulaşmış toplumlarda zorunlu bir kurumdur; çünkü ancak onun varlığıyla işler düzenli olarak yürütülebilir. Ne var ki bazı ülkelerde giderek geniş­leyen bürokrasi, işleri kolaylaştıracak yerde zorlaştıran, gelişimi önleyen hantal bir yapıya dönüşmüştür.

SİYASET FELSEFESİNİN SORULARI

Siyaset felsefesinin ele aldığı sorulardan bazıları şunlardır:

• Devletin varlık nedeni, işlevi ve sorumluluğu nelerdir?
• İktidar kaynağını nereden alır?
• Devlet istikrarının koşulları nelerdir?
• Egemenliğin kullanılış biçimleri nelerdir?
• Sivil toplumun anlamı nedir?
• Devletin koyduğu yasalarla adalet ve hak gibi yüksek ahlaki değerler arasında nasıl bağlantı vardır?
• Meşruiyetin ölçütü nedir?
• Bireyin temel hakları nelerdir?
• Temel hakların güvenceye alınabilmesi için nasıl bir örgüte gereksinim vardır?
• Bürokrasiden vazgeçilebilir mi?
• En iyi yönetim şekli hangisidir?

Düşünce tarihinde bunlar, ve başka sorulan yanıtlandırmaya çalışmış çok sayıda düşünür vardır. Ancak çö­zülmeyi bekleyen sorunlar her dönemde başka olduğundan, günümüzün siyaset felsefesi çağdaş devlet, top­lum ve insanı yakından ilgilendiren soruları ele almak durumundadır.

İKTİDAR KAYNAĞINI NEREDEN ALIR?

Çağdaş devlet; ülke, ulus, iktidar ve egemenlik ögelerinden oluşan büyük bir kurumdur. Devletin bir ögesi olan iktidar ise toplumdaki bireyler üzerinde devlet gücünü kullanma yetkisidir. Başka bir deyişle siyasal iktidar toplumu yönetme gücüdür. Bu bakımdan siyasal iktidardan yoksun bir devlet düşünülemez.
Kuşkusuz hiçbir siyasal iktidar sadece güç kullanarak varlığını sürdüremez. Bir siyasal iktidarın tutum ve buy­rukları, toplum bireylerinin inanç, çıkar ve değer yargılarıyla ne kadar çok çakışırsa iktidar o ölçüde meşruiyet (yasallık) kazanır ve buyruklarına karşı çıkanların sayısı azalır.
İktidarın kaynağı sorununu ele alanlardan birisi Alman siyaset felsefecisi Max Weber’dir. (1864-1920).Weber, otorite (buyurma gücü) türlerini

a) Geleneksel otorite,
b) Karizmatik otorite ve
c) Hukuksal oto­rite olmak üzere üçe ayırmıştır.

a. Geleneksel otorite: Bu otorite türü, gelenek ve göreneklerin egemen bulunduğu, değişme ve gelişmenin çok yavaş olduğu durağan (statik) toplum ve kurumlarda görülür. Feodal toplumlarda ve ataerkil aile tipinde bu otori­te geçerlidir. Bu türden toplum ve kurumlarda otoritenin kaynağı gelenekler ve yerleşik inançlardır. Örneğin; ölen hükümdar, şeyh ya da atanın yerine genellikle büyük oğlu geçer. Geleneksel otorite kapsamında yer alan krallık ve imparatorluklarda iktidar dinsel temele dayanır. Teokrasi denilen bu yönetim biçiminde ege­menliğin tanrıda olduğuna, insanların Tanrı buyruklarına uygun tarzda ya­şamaları gerektiğine inanılır. Yöneticinin de tanrının yeryüzündeki temsil­cisi olduğu ve toplumu Tanrı adına yönettiği kabul edilir.

b. Karizmatik otorite: Karizma; “lütuf, etkileyicilik, büyüleyici özellik” anlamına gelir. Karizmatik otorite, liderin sahip olduğuna inanılan olağa­nüstü niteliklerden doğar. Çoğu zaman bu niteliklerin o liderde var olup olmadığı araştırılmaz; ama var olduğuna inanılır. Karizmatik otoritede iktidarın kaynağı doğrudan doğruya liderin özellikleri ve eylemleridir. Bu nedenle karizmatik otoriteye dayalı her iktidarı olumlu saymak mümkün değildir. Örneğin; Hitler, iktidarında ırkçılığı benimseyerek insanlığı acı­ya ve yıkıma sürüklemiş; Nelson Mandela ise Güney Afrika Cumhuriyeti’nde ırkçılığın sona erdirilmesi için uzun yıllar mücadele etmiş ve 1994 yılındaki ilk demokratik seçimlerde cumhurbaşkanı seçilmiş karizmatik liderlerdir.

c. Demokratik ya da hukuksal otorite: Bu otorite ne geleneklerden ne de liderlerinin olağanüstü niteliklerinden kaynaklanır. Onun kaynağı insanların doğal yeti, nitelik ve gereksinimlerinden doğan yazılı kurallar, yani hukuk­tur. Hukuk kuralları yönetilenleri olduğu gibi yönetenleri de bağlar. Demokratik otoritede iktidarın kaynağını akıl ve hukuk oluşturur. Yöneticiler belli kurallara göre iktidara ge­lirler, belirli sınırlar içerisinde yetkilerini kullanırlar ve belirli kurallara göre iktidardan ayrılırlar. Bunun yolu se­çimdir. Bu iktidar türüne ve buradaki otoriteye demokratik denilişinin nedeni, iktidarı kullanacak olanların halk tarafından belirlenmesidir.
Görüldüğü gibi iktidarın geleneksel, karizmatik ve demokratik olmak üzere “meşru” üç kaynağı vardır. Bunla­rın dışındakiler, hükumet darbesi ve siyasal rejim değişikliğinde görüldüğü gibi “zor ve kaba kuvvete dayandık­larından, en azından başlangıç dönemlerinde “meşru” sayılmazlar.

BİREYİN TEMEL HAKLARI NELERDİR?

İnsan hakları terimi, tüm insanlara, insan oluşlarından ötürü tanınması gereken hak ve özgürlükler bütününü, daha doğru bir deyişle “ideal”ini ifade eder. Çünkü toplumsal yaşamda bu idealin ancak bir bölümü gerçekleşe­bilmektedir. Gerçekleşenler de türlü nedenlerle sınırlandırılmaktadır.
Bireyin temel hakları;
1) Kişisel haklar,
2) Toplumsal ve ekonomik haklar,
3) Siyasal haklar olmak üzere üç kümede toplanabilir.

Birinci kümede yer alan kişisel haklar, bireyi topluma, özellikle de devlet gücüne karşı koruyan, ona bir tür dokunulmazlık sağlayan haklardır. Bunlara koruyucu haklar da denir. Bunların en başta geleninin yaşama hak­kı ile düşünce özgürlüğü olduğu söylenebilir.

İkinci kümede, bireyin devletten isteyebileceği toplumsal ve ekonomik haklar yer alır 
Burada birey artık korunma durumunda değildir. Bir yurttaş olarak kendisi için baz, şeylerin yapılmasına hak kazanmıştır. Bu bakım­dan bu haklara isteme haklan denir. Çalışma hakkı, eğitim görme hakkı, sağlık hakkı, mülkiyet hakkı. sendikalaşma hakkı gibi.

Üçüncü kümede ise siyasal haklar toplanmıştır. Bunlar yurttaşın devlet yönetimine katılmasını sağlar 
Bundan ötürü bu haklara katılım haklan denmektedir. Yurttaşlık hakkı, seçme ve seçilme hakkı bunların en önemlile­ridir.

Özellikle 20. yüzyıldan başlayarak yeryüzündeki tüm insanların aralarındaki ırk, renk, dil, din, cinsiyet fark­larına bakılmaksızın temel haklardan eşit biçimde yararlanabilmeleri giderek artan bir hızla gerçekleşmektedir. Nitekim günümüzde bireyin temel hakları devletlerin ulusal sınırlarından bağımsız olarak ele alınabiliyor. Örne­ğin, temel haklarla ilgili bir konuda haksızlığa uğradığı savına kendi ülkesinde olumlu yanıt alamayan bir kişi, da­vasını devletler arası yargı organlarına götürebiliyor.

BÜROKRASİDEN VAZGEÇİLEBİLİR Mİ?

Bürokrasi, dilimize Fransızcadan geçmiş büro ile eski Yunancada egemenlik anlamına gelen krasi sözcükle­rinin birleşmesinden oluşmuş bir terimdir. Günlük dildeki “kırtasiyecilik” anlamında kullanıldığında, işlerin yapılışında şekilciliğe ve kuralcılığa aşırı önem veren yönetim mekanizmasının yarattığı verimsizliği ve kaynak sa­vurganlığını dile getirir. Kırtasiyecilik sözüyle bürokrasinin olumsuz yanı vurgulanır.
Siyaset felsefesinde kamu hizmetlilerinin (memurların) aşamalı (hiyerarşik) bir şekilde oluşturduğu topluluğa bürokrasi denmektedir. Bürokraside görevliler, kimilerine göre ast, kimilerine göre üst konumundadırlar. Her gö­revli bir üsttekinin, yasalara uygun olarak verdiği buyrukları yerine getirmek durumundadır. Bu yönüyle bürokra­si, ast-üst ilişkilerinden oluşan bir piramit görünümündedir.

Günümüzde bürokrasi devlete özgü bir olgu olmaktan çıkmıştır. Özellikle sanayi toplumlarında büyük giri­şimler (teşebbüsler), siyasal partiler, gazeteler vb. bürokratik bir yapıya sahiptir. Bu bakımdan, bürokrasiden kay­naklanan sorunlar devletin yanında özel sektörü de etkilemektedir. Bürokrasiye yöneltilen eleştirilerden bazıları şunlardır:
Seçimle gelen siyasal iktidar gidici, oysa atamayla gelen “memurlar ordusu” kalıcıdır. Gidici olduğunun bilin­cinde olan hükumetler işleri hızlandırmak isterlerken, halk önünde sorumlu olmayan, ama iş güvenliğine ve ge­lecek güvencesine sahip olan bürokrasi, kendi ayrıcalıklarını koruma ve kendi kurallarına göre ağır çalışma eğili­mindedir.
Üst düzey bürokratları konularında uzman, deneyimli kimselerdir. Göreve geçici olarak gelen siyaset adam­ları ise genellikle konuya yabancıdırlar. Bu da ağırlığın bürokrasiye kaymasına yol açmaktadır.
Kapitalist bir toplumda bürokratların hangi toplumsal sınıftan geldiğinin önemi yoktur. Onlar sağladıkları olanaklarla halktan kopmakta ve çıkarları, egemen sınıfın çıkarlarıyla bütünleşmektedir.
Bürokrasi olgusunu sistemli şekilde inceleyen Max Weber çağdaş toplumlarda bürokrasinin oynayabileceği rolü “Bürokrasi, siyasal iktidarların aldıkları kararlan, ölü metinler durumuna düşürebilme gücüne sa­hiptir” diyerek çarpıcı bir biçimde dile getirmiştir.
Bu eleştiriler, kuşkusuz bürokrasiden vazgeçilebileceğini göstermez. Gene Weber’e göre çağdaş toplumların bürokratikleşmeleri kaçınılmazdır ve bürokrasi, örgütlenmenin en akılcı örneklerinden biridir. Ona bu özelliği ka­zandıran başlıca etkenler de şunlardır:

• Yasal kurallara ve yaptırımlara dayanması,
• Sürekliliği olan bir görevliler kadrosu,
• Yazılı belgelere ve işlemlere dayanan çalışma geleneği,
• Mevki ve yeteneğe göre verilmiş yönetim yetkisi ve sorumluluğu,
• İş bölümü ilkesine dayalı görev dağılımı.

Çağdaş toplumlarda bürokrasiden vazgeçmenin olanaksız olması, çabaların, olumsuzlukları giderici yönde odaklaşmasına yol açmıştır. Bu da devletin yönetim işlevinin eşitlik, özgürlük, toplumsal adalet, yararlılık gibi bir­takım yüksek değerler doğrultusunda gerçekleştirilmesini gerekli kılmaktadır.

SİVİL TOPLUMUN ANLAMI NEDİR?

Sivil toplum, batıda baskıcı (totaliter) yönetimlerin uygulamalarına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Günümüz’de de daha çok, batının kültür ve endüstri alanında gelişmiş ülkelerinde gözlemlenmektedir. Dolayısıyla “sivil topum” batıdan aldığımız bir siyasal terimdir. Yaygın anlayışa göre, bu terimle toplumun devlet kurumlarının dı­şında kendi kendini yönlendirmek için oluşturduğu demokratik yapı anlatılmak istenir. Görüldüğü gibi sivil top­lum terimindeki “sivil” sözcüğünün karşıtı çoğu kez sanıldığı gibi “askeri” değildir.
Ülkemizde cumhuriyetle başlayan çağdaşlaşma hareketi sivil topluma geçiş girişimi olarak nitelendirilebilir. Toplumun sivil topluma dönüşebilmesi için devletin de hukuk devletine dönüşmesi gerekir. Ancak hem “sivil toplum”un hem de “hukuk devleti”nin gerçekleştirilmesi, amaçlanan bir idealdir. Uygulamada ise ne sivil toplum ol­ması gerektiği gibi sivildir ne de devlet, olması gerektiği gibi tam bir hukuk devletidir.
Sivil toplum ile devlet karşı karşıya, farklı çıkarları olan iki taraf olarak görülmemelidir. Felsefe profesörü İonna Kuçuradi’ye göre, devleti güçlü, ezen; sivil toplumu ise zayıf, savunmada olan varlıklar olarak gören anla­yış batıdaki baskıcı yönetim biçimlerinden kalma bir mirastır. Ona göre çağdaş anlamda sivil toplum terimi, oluş­masında ve yönetilmesinde yurttaşların payı olan bir düzeni dile getirir. Toplumun demokratik yönetim talepleri ile sivil toplum birbirinden ayrı düşünülemez. Buna göre sivil toplumu oluşturan yurttaşlar da neler yapmak ge­rektiği konusunda en uygun çözümü bulmak amacıyla düzenin yönetimine eleştirel bir tutumla katılabilme gücü­ne sahip bireylerdir. Sivil toplumun bu güce sahip olabilmesi demokrasinin bir amaç değil, yaşama biçimi ola­rak ele alınmasını gerektirir. Bu da yalnızca seçime bağlı (elektoral) değil, daha çok katılımcı bir demokrasiye işaret eder.
Sivil toplum terimi; yalnızca istek, özlem ve haklarını devlete karsı koruyan bir toplumu ifade etmez Dev­letin varlık nedeni insan haklarına uygun hukuksal düzenlemelerle toplumsal ilişkilerde adaleti (insan haklarını) gerçekleştirmektir. Sivil toplumdan, devletin, bu temel amacına aykırı uygulamalarına karşı sesini, duyurabilen bir toplumu anlamak daha doğru olacaktır. Sonuç olarak sivil toplumu oluşturan başlıca ögelerin şunlar olduğu söy­lenebilir:
Düşünce özgürlüğü,
hoşgörü, çoğulculuk,
bağımsız tavır alma,
siyasal katılım ve devletin denetlenmesi yönünde etkili olabilecek güçte özerk bir örgütlenme

SİYASET FELSEFESİNİN İKİ ANA PROBLEMİ

Siyaset felsefesinin iki ana problemi vardır. Bunlardan biri “düzen ve devlet”, diğeri “birey ve devlet” ilişkisi­dir. Önce birinci problemi açıklayalım.

1. KARMAŞA – DÜZEN – ÜTOPYA

Çağımızın siyaset bilimcisi Maurice Duverger “Siyasal Rejimler” adlı eserinde en küçüğünden en büyüğüne, en ilkelinden en gelişmişine, en geçicisinden en süreklisine kadar bütün toplumsal gruplarda yönetenler ile yö­netilenler arasında köklü bir ayırım olduğunu ve bir yanda emreden, öte yanda itaat eden kişilerin bulunduğunu öne sürer. Ona göre insanlığın ilk çağlarında böyle bir yöneten ve yönetilen farklılığının bulunmadığını savunan­ların görüşleri “parlak bir varsayım”dan öteye geçmez. Duverger şöyle der:
Kesin olan bir şey varsa o da şim­diye kadar incelenmiş, ilkel denen her toplumda bireyselleştirilmiş iktidar izlerinin bulunmasıdır. Adına ister din adamları, ister sihirbazlar, ister ihtiyarlar heyeti densin her zaman küçük bir grup buralarda bütün toplumun yönetimini elinde bulundurur.”
Tarihsel gerçeği yansıttığını sandığımız yukarıdaki görüşlere katılırsak karmaşa halinde yaşamını sürdürerek varlığını korumuş bir toplumun olamayacağını söyleyebiliriz. İnsanların uzun bir süre karmaşa halinde yaşamış oldukları iddiasını da temellendirilmemiş bir varsayım olarak kabul edebiliriz.

Karmaşa halinde toplum yaşamının sürdürülememesi, toplumsal düzenin kurulmasını zorunlu kılmıştır. Düzen; belirli bir toplumda, bir arada yaşamayı olanaklı kılan ilişkilerin, o toplumun gereksinimlerine uygun ola­rak hukuk temelleri üzerine kurulmasıdır. Ne var ki devlet, belli bir grup ya da sınıfın çıkarlarına göre de yönlen­dirilebilen bir kurum olduğundan, kurulu toplumsal düzen, toplum gereksinimlerini yansıtmayabilir. Bu gibi du­rumlarda bazı düşünürler haksızlıkları giderecek, adaleti sağlayacak, sömürüyü önleyecek ve insanları daha mutlu kılacak toplum biçimleri tasarlamışlardır.
Nesnel koşullardan ve toplumsal yasalardan değil de adalet, eşit­lik, özgürlük gibi soyut birtakım ilkelerden türetilen ve gerçekleşmesi mümkün görülmeyen, başka bir deyişle “düş” olarak kalacak olan toplum biçimine siyaset terminolojisinde “ütopya” denmektedir. Ütopya 
terimi, İngiliz düşünürü Thomas More‘un(1478-1535) hiçbir yerde uygulanamayan anlamına gelen, “Utopia” adlı eserinden gelmektedir.

DÜZENİN GEREKLİLİĞİ VE DEVLET

Devlet kimine göre “en büyük kurum”, kimine göre “kurumlar kurumu”dur. Kısaca, devlet toplumsal yapının doruğudur. Temel özelliği bütün kurumlardan üstün oluşudur. O, bu özelliğiyle yasalar koyar, buyruklar verir. Devletin sınırları içinde yaşayan herkes, yürürlükte olan yasalara uymak zorundadır, uymayanlar cezalandırılır. Devletin cezalandırmak için zor kullanma hakkı vardır, tüm güvenlik güçleri devletin emrindedir. Yasalar iyi, adil, akla ve gerçeğe uygun oldukları için değil, devletin buyrukları oldukları için yürürlüktedir. Bu açıdan bakıldığın­da devlet, belli bir yasama biçimini belki de zorla kabul etmiş olan insanların oluşturdukları siyasal hir kurum görünümündedir.

Devlet en büyük kurum olmasına karşın, onun iktidarının da sınırları vardır. Ülke içindeki ekonomik güçlerin, askeri ve dinsel örgütlerin, siyasal partilerin, üniversitelerin, işçi sendikalarının, kısaca her türden baskı ve çıkar gruplarının çoğu kez isteklerini yerine getirmek zorunda kalır. Uluslararası ilişkilerde de en güçlü devlet bile, iktidarının siyasal, ekonomik, kültürel ve hukuksal sınırları olduğunu bilir ve siyasetini ona göre yürütür. Prof. Bülent Daver “Siyaset Bilimine Giriş” adi, eserinde günümüz devletini ayrıntılı olarak şöyle tanımlamakta­dır:
“Devlet, amacı sosyal düzenin, adaletin ve toplumun iyiliğinin sağlanması olan, belli bir toprak par­çası (ülke) üzerinde yerleşmiş bir insan topluluğuna (halka) dayanan ve bu topraklar üzerinde bulunan her şey üzerinde nihai meşru kontrole (otoriteye) sahip, siyasal bir örgütle (hükümet) donanmış sosyal bir organizasyondur.”

İDEAL DÜZEN ARAYIŞLARI

İdeal düzen arayışlarında ortaya çıkan düşünce akımları; ideal düzenin olabileceğini reddeden ve ideal düze­nin olabileceğini kabul eden düşünce akımları olmak üzere iki kümede toplanabilir.

İDEAL DÜZENİN OLABİLECEĞİNİ REDDEDENLER

İdeal düzenin olabileceğini yadsıyan düşünce akımlarının önde gelen temsilcileri sofistler ve nihilistlerdir.

Sofistler: İdeal düzenin olabileceğini yadsıyan sofistler, öncelikle insan ve toplum sorunlarıyla ilgilenmişler­dir. “Devlet ve hukuk nasıl oluşmuştur?” sorusunu ilk ortaya atan onlardır. Sofistlere göre devlet, insanların birlik­te yaşayıp birbirlerini desteklemek, karşılıklı olarak birbirlerini korumak zorunluluğundan yani sözleşmeden doğ­muştur. Toplum içindeki sınıf farklılıkları, ayrıcalıklar, soyluluk ya da kölelik hep insanın koyduğu kurallardan kay­naklanmıştır.

Sofistler ürettikleri düşüncelerle toplumsal düzeni sarsmışlar, dolayısıyla daha adil bir düzenin oluşturulması­na katkıda bulunmuşlardır. Örneğin, “Doğa insanları eşit yaratmıştır, insanlar, özgür ve köle diye ikiye ayırmak yanlıştır” diyerek köleliğe karşı çıkmışlardır.
Sofistlerin hem topluma yaklaşımları hem de varlık ve bilgi anlayışları onları ideal bir düzenin varlığını yadsımaya götürmüştür. Protagoras’ın görüşlerinde de açık seçik görmekteyiz:
“Her şeyin ölçüsü insandır. Herkes için geçerli bir bilgi yoktur. Böyle bir bilgi olmadığına göre, hakikat değil, kişiye yararlı olan aranmalıdır.”
Bu öncüllerden de ancak herkesin üzekrinde anlaşabileceği ideal bir düzenin olamayacağı sonucu çıkarılabilir.
Nihilistler: İdeal düzenin olabileceğini yadsıyan düşünce akımlarından biri de nihilizim/hiççiliktir. Nihilizm, varlık felsefesinde “Varlık var mıdır?” sorusunu “Yoktur” diye yanıtlayan öğretidir. Siyaset felsefesinde ise hiçbir otoriteye boyun eğmemek ilkesini benimseyen görüş anlamına gelir. Otoritesiz bir düzen kurulayacağına göre, nihilizm ideal bir düzen olabileceğini yadsır. Alman filozof Freadrich Nietzsche ve Rus devrimcisi Nikolay Çernişevski nihilist düşünürlerdir.

İDEAL DÜZENİN OLABİLECEĞİNİ KABUL EDENLER

Toplumların gelişmesinde bilgi ve buluşların rolü çok büyüktür. İnsanın ateşi buluşu, yaklaşık olarak günümüz­den elli bin yıl öncedir. Taş devri insanlarının çakmak taşlarından yararlanarak ya da sert odunu yumuşak oduna sürterek elde ettikleri ateş, onların yaşayışlarında büyük değişiklikler yapmıştır. Bu buluş sayesinde yiyeceklerini pişirmişler, ısınmışlar, geceleri aydınlanmışlar ve vahşi hayvanlardan korunmuşlardır. Sabanın bulunuşu tarım yapmalarına ve toprağa yerleşmelerine büyük ölçüde yardımcı olmuştur.
Denizlere açılmaya olanak sağlayan pusula, savaş biçimini değiştiren barut, haberleşmeyi hızlandıran telg­raf, eğitimi yaygınlaştıran kağıt ve matbaaya, daha sonra buhar makinesi ve elektrik eklenmiştir.
Bilim ve teknolojinin hızla geliştiği 19. yüzyılda bazı Avrupa ülkelerinde büyük sanayi hareketi başlamış (1760-1830 yılları arasında İngiltere’deki Sanayi Devrimi), yeni toplumsal sınıflar belirmiş, eski değerler yerlerini yenilerine bırakmış, krallıklar yıkılarak (1789’daki Fransız Devrimi) yeni rejimler ortaya çıkmıştır. İşte bu değişim­lerin yaşandığı toplumlarda ideal bir düzenin olabileceği görüşünü benimseyen kimi düşünürler ideal düzen ara­yışı içine girmişlerdir. Bu düşünürlerden bazıları çıkış noktası olarak özgürlüğü, bazıları da eşitliği almışlardır. Bu­radan ideal düzen arayışında biri liberal, diğeri sosyalist diyebileceğimiz farklı iki yaklaşım ortaya çıkmıştır.

ÖZGÜRLÜĞÜ TEMEL ALAN YAKLAŞIM:

Liberalizm diye adlandırılan bu yaklaşım, siyasette, dinde, ekonomide, kısa­ca tüm düşünce ve etkinlik alanlarında olabildiğince özgürlüğe yer verilmesinden, özgürlüğün temel ilke olarak benimsenmesinden yanadır. Devletin müdahale etmediği koşullarda ekonomik ilerlemenin, kendiliğinden özgür­lük, eşitlik ve herkesin refahı gibi ideallerin gerçekleşmesine yol açacağını savunur. Liberalizm daha çok çıkar çatışmalarının geçerli olduğu ekonomide etkili olmuştur. Kapitalist düzen bu yaklaşımın ürünüdür. Yaklaşımın ilk temsilcileri Adam Smith (Edim Simit, 1723-1790) ile John Stuart Mill’dir.

EŞİTLİĞİ TEMEL ALAN YAKLAŞIM:

Özgürlüğü temel alan yaklaşım bazı Avrupa ülkelerinde “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler (serbest girişimcilik ve ticaret)” sloganına göre uygulandı. Sonuçta ülke insanlarının, varlık­lılardan ve yoksullardan oluşan iki kümeye ayrılmış oldukları görüldü. Bu eşitsizlik düzeltilmezce ülkenin bütün­lüğünü korumak olanaksızlaşabilirdi. İşte bu gerçeği gören bazı düşünürler özgürlüğü temel alan yaklaşıma, baş­ka bir deyişle liberalizme karşı çıktılar. Özgürlüğün yerine temel ilke olarak eşitliği kabul ettiler.
Sosyalist denen bu düşünürlerin önde gelenleri Fransa’da Saint Simon

Kategoriler
Pratik Bilgiler

Suç Psikolojisi ve Tövbe

Suçluluk Psikolojisi

Suç işleme ve suçluluk duyma ile insanın doğası arasında ne tür bir ilişki vardır?

 Suça ilişkin olarak geliştirilen tüm tanımlarda suç olgusu bir toplumda belirli bir dönemde var olan idealler, gelenekler ve değerler sistemi çerçevesinde geliştirilen normlara uygun olmayan, bu düzenden sapan davranışlar olarak ele alınmaktadır.(Öğün,1999) Psikoloji sözlüğünde suçluluk duygusu şöyle tanımlanmaktadır.

 Suçluluk Duygusu: Kanunen ve dinen yasaklanan, ya da ahlaki açıdan ayıplanan bir şey yaptığımız, toplumun ahlaki normlarını, ya da kendi standartlarımızı çiğnediğimiz düşüncesinin yarattığı pişmanlık ve rahatsızlık duygusudur.

 Patolojik suçluluk duygusu, gerçek veya hayali ihlallere yönelik oldukça abartılı bir tepkidir. Bu tepki bazen paranoid bir kuruntu derecesine varabilir. Psikanalizde bu duygular ego ile ahlaki otorite olan süperego arasındaki çatışmayla tanımlanır (Budak, 2000).

 Nevrotik Suçluluk Duygusu: Kaygıya, öz-saygının kaybedilmesine çatışmalara yol açan gerçek veya hayali bir ihlalden kaynaklanan bir suçluluk duygusudur. Psikanalizde bu duygunun, ego ile süperego arasındaki çatışmadan kaynaklandığı ve bilinçsiz veya bilinçli bir cezalandırılma korkusuyla ilişkili bir kaygı şeklinde kendini gösterdiği varsayılır.

 Suçluluk duygusu, biri yanlış olduğunu düşündüğü bir şey yaptığında ortaya çıkar. Yani bu noktada farkındalık söz konusudur. Kişi herhangi bir nedenle suçluluk duyduğunda, genellikle, bu duygunsu azaltmaya çalışır(Wallington, 1973; Akt. Dönmez,1989). Suçluluk duygusu içindeki insanlar, suçluluk duymayanlarla karşılaştırıldıklarında, yardım etmeye daha eğilimli olacaklardır. Bir dizi araştırma bu görüşü desteklemektedir( Dönmez, 1989),

 İslam dininin suç, suçun telafisi ve suçlunun sağaltımı konusundaki yaklaşımı nedir?

 İslam dini suçu, kişinin “yapısal” yani kişilik özellikleri ile, “kurumsal” yani çevresel faktörlerin ortak ürünü olarak açıklar, işlenen bir suçta kişinin ve çevrenin ortak rolü vardır. Fakat işlenmiş olan bir suçta çevrenin olumsuz etkisi ne kadar fazla olursa olsun hiçbir zaman suçlun kişisel sorumluluğunu sıfıra indirgemez. İslam’ın suçun telafisi ve suçlunun tedavisi konusunda teklif ettiği çözümler vardır. Tövbe bunlardan biridir.

Tövbe Kavramı ve Temelleri

 Din Psikolojisi alanında Fırat’ın (2000) Şahsiyet Gelişiminde Tövbenin Fonksiyonu ile Yapıcı’nın (1997) İslam’da Tövbe ve Dini Yaşayıştaki Rolü başlıklı çalışmalarında tövbe kavramı işlenmiştir

 İstiğfar kelimesi, Arapça GFR kökünün, istek bildirme kalıbından türemiş bir isimdir. Kök anlamı, bir şeyin üstüne örtmek demektir, bu açıdan Kuran’da Allah’ın gafur olarak isimlendirildiği bir çok ayette O’nun hataları örten ve affeden olduğu açıklanmaktadır.

 İnsanı tövbeye götüren ve onu motive eden “affedilmenin istenmesi” yani istiğfar yaşantısıdır. İstiğfar bireyin Allah’tan yardım dilemesi anlamına gelirken, tövbe insanın kendi çabasının ürünüdür. Bu anlamda istiğfar bireyin Allah’tan kendisini tövbe konusunda başarılı kılmasını istemesidir. Bu nedenle ayetlerde çoğu zaman istiğfar tövbeden önce kullanılmaktadır.

 Elmalılı Hamdi Yazır ise “Rabbinizden af talep edin ve sonra O’na tövbe edin (11/3) ayetini aynı surenin bir başka ayetiyle bağlantı kurarak açıklar: Allah’tan bağışlanma isteme, inanç ve Salih amel insanın özbilincinden doğan kendine ve başkalarına yararlı, üretici eylemlerle olacaktır. Bundan dolayı kalpte hissedilmeyen kuru bir af isteğiyle kalınmamalı ve O’na tövbe edilmelidir, diyerek istiğfar ile tövbenin mutlaka beraber bulunması gerektiğini ifade eder (Yazır, 1992i IV s. 515)

 Tövbe ile istiğfarın birbirinden ayrı yaşayışlar olduğuna şu ayette de işaret edilmektedir. “Ey Muhammed! Hem kendinin, hem de mü’min erkeklerin ve mü’min kadınların günahlarının bağışlanmasını dile, istiğfar et (47/19). Ayetten anlaşıldığı gibi istiğfar hem kişinin kendi şahsına hem de başkalarına yönelik olarak yapılabilmektedir. Çünkü istiğfar bireyin kendisinin veya başkalarının hatalarının bağışlanmasını içeren bir dua çeşididir.

 İstiğfarı bir tür itiraf olarak düşünebiliriz. Her dinde kültürde bu itiraf farklı gerçekleşebilir. Mesela, İslam’da günahın itirafı Allah’a yapılırken Hıristiyanlıkta dinin temsilcinin huzurunda yapılır. Günlük hayatta da insanlar çoğu kez bir dosta ve arkadaşa kendini sıkıştıran ya da bunaltan duygularını, düşüncelerini ve suç sayılan fikirlerini itiraf etmek suretiyle rahatlamak isterler.

 Bir kudsi hadiste; “Allah der ki; Ey insan: Sen bana tövbe edip, benim affetmemi ümit ettikçe, ne kadar hata işlemiş olsan da aldırmam. Seni affederim. Ey insan: Senin günahın gökyüzünün bulutları kadar bile olsa, sen benden af dilediğin müddetçe, günahının çokluğuna bakmam, seni affederim. Ey insan: Bana yeryüzü dolusu hata ile gelsen, sonunda hiçbir şirk koşmaksızın bana kavuşsan seni arz dolusu mağfiretimle karşılarım(Buhari, Sahih IV, s.2563-2564). Bu hadis “Allah çok tövbe edenleri sever.” (2/222) ayetiyle bütünleşmektedir.

 Tövbe; “dönmek” anlamına gelen Arapça “TVB” kökünden türemiş bir kavramdır. Dini terminolojide, insanın kendine be başkalarına zarar veren düşünce ve davranışlarının farkına varması, bir daha yapmamaya karar vermesi, iyi ve güzel olana yönelmesidir.

 Tövbe, kavrama bağlı harfi cerlerle (preposition) yeni ve özel anlamlara doğru da açılmaktadır.

  1. Tövbe, kendi başına veya ila harfi ceriyle “dönmek” anlamına gelir. Burada dönmek iki boyutta değerlendirilebilir; hatayı insanı kendinden-fıtratından uzaklaştıran şeyler olarak tanımladığımızda, tövbe insanın özüne dönmesidir.
  2. Tövbe, ‘ala preposition’u ile kullanıldığında “affetmek” anlamı ortaya çıkmaktadır. Bu, hata işleyen insanın hatasından kurtulmasını gerçekleştiren affetmenin harekete geçirilmesi, yani insanın öncelikle hatasını fark edip kendini affetmesi, keşkelerinden arınması ve kendisiyle barışmasıdır. Bu barış beraberinde, insanın Yaratanıyla iletişimindeki barışı da getirir(2/54, 128, 160; 4/16; 5/39; 33/24)

 Dinlerde Tövbe

 Yahudilikte Tövbe: Yahudi kutsal kitabında tövbeyi ifade etmek amacıyla “dönmek”, “geri gelmek” anlamına gelen “şuv” fiili kullanılmaktadır. Bu fiil, genelde Tanrı’ya ve dolayısıyla O’nun emrettiği yaşayış tarzına dönme, yani tövbe etme anlamına gelmektedir. Yahudi Kutsal Kitabı Tanah’ta tövbeyle ilgili çeşitli ifadeler bulunmaktadır. Eski Ahit’te “tövbe”, daha çok kalbin arındırılması ve Tanrı’ya döndürülmesi şeklindeki ifadelerle dile getirilmiştir: “işlemiş olduğunuz hataların hepsini üzerinizden atın; kendinize yeni yürek ve yeni ruh yapın…”

 Maymonides’e göre tövbe, hatayı zihinden söküp atarak onu tamamen unutmak ve bir daha da dönmemeye karar vermektir.

 Tövbe aynı zamanda hatanın yok edilemez bir şey olmadığının ispatı ve insanın kendi geleceği üzerinde söz sahibi olduğunun göstergesidir.

 İnsan hata yapmakla yaratılış amacından ayrılmakta; buna bağlı olarak da Tanrı’ya yabancılaşmaktadır. Bu duruma düşen bir insanın tabiatına, yaratılış amacına ve dolayısıyla da Tanrı’ya dönmesi ancak tövbe ile mümkündür.

 Hıristiyanlıkta Tövbe: Eski Ahit’ten Yetmişler Çevirisi’nde kişinin düşüncesini, fikrini değiştirmesi anlamına gelen “metanoia” ve “metameleia” kelimeleri kullanılmıştır. Aslında metonia ve metameleia kelimeleri, Hıristiyanlık öncesi Grekçe’de “tövbe” anlamında kullanılmamış ve daha çok, pişman olmayı, tavır ve düşünce değiştirmeyi ifade etmiştir. Hıristiyanlık sonrasında Grekçe yazılan Yeni Ahitler’de ise, bu iki kelime tövbe anlamında kullanılmaya başlanmıştır (Katar, 2003, s.81)

 Hıristiyanlıkta tövbenin kabulü konusunda, Tanrı’nın yanında kilisenin de bir rolü bulunmaktadır. Çünkü tövbe uygulaması kilise denetiminde yapılmakta ve sonuçta “Kilise Affı”  verilmektedir. Kefarette bulunanlar, kilise tarafından affedilmekte ve bu af vasıtasıyla Tanrı’nın da affını kazanmaktadır.

 Hıristiyanlığa göre Tanrı, hatanın kötülüğünü ve kendisinin affetme arzusunu belirterek kullarını tövbeye çağırmaktadır. O, sabır ve merhametle hatalı kullarının kendisine dönmesini beklemektedir.

 Hıristiyanlığa göre Tanrı, tövbekar kullarını affederken onların tam anlamıyla buna layık olup olmadıklarına da önem vermez. Hatadan kurtulmak için az bir çabası olan kullarını da affeder.

 Protestanlığın öncüsü olarak kabul edilen Martin Luther ’e göre, ne kadar kutsal olursa olsun, hiçbir insan başkasının hatalarını affedemez. Kilise ve ruhban sınıfının, Tanrı’dan gelen bu ilahi rahmetin önünü kesme yetkisi yoktur. Bu nedenle Luther, tövbekarların uzlette kalarak sert temrinlerle kendilerini cezalandırmalarına karşı çıkmış ve insanları Tanrı’nın affına güvenmeye çağırmıştır ve korkuya dayalı tövbe anlayışını reddetmiştir. Ona güre, korkudan değil, sevgiden dolayı tövbe etmek esastır. İnsanda, Tanrı sevgisi ve iman oluşunca, günahtan dolayı korkunun olmadığı bir pişmanlık ortaya çıkar. Bu pişmanlık ise insanı itirafa görür. Luther itirafı, faydalı ve hatta zaruri bir şey olarak kabul etmektedir.

 İslamda Tövbe: Kuran tövbe konusundaki yaklaşımını sergilerken insanın hem hata yapmaya, hem de hatalarından vazgeçebilmeye eğilimli olduğu fikrinden hareket etmektedir.

 Kuran’a göre hiçbir insan tövbe ihtiyacı dışında kalamaz. Diğer bir ifadeyle hem inananlar hem de inanmayanlar tövbe edebilir. “Ey iman edenler! Hep birden Allah’a tövbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz” (24/31) ayetinde Allah’a inananları hata yaptıkları zaman tövbeye davet etmektedir. Ancak Allah’ın bu daveti inanan insanlarla sınırlı kalmamakta bir çok ayette inanmayan kişilerde tövbe ile İslam dinine çağrılmaktadır.(2/159-160;37/86-88;6/153;9/3,5,1)

 “Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönlünüze sindirmiştir. Küfrü (isyancılığı), isyanı (Allah’ın emirlerine karşı gelmeyi) ve fıskı(günah işlemeyi) da size çirkin göstermiştir.”(49/7)

 Sonuç olarak söylemek gerekirse İslam’a göre tövbe, Yaratıcı-kul ilişkisinde sürekli devrede olan bir mekanizmadır. Kuran bu ilişkinin sürekliliğini ısrarlı bir şekilde korumak istemektedir. İnsanın tövbe faaliyetine katılması Kuran’ın temel istekleri arasında yer almaktadır.

 Tövbe, işlenmiş hatalardan kurtulma ve bağışlanma aracı olarak ele alındığı için, tövbenin silemeyeceği hiçbir hata yoktur. Bu prensip Kuran’da çok net bir biçimde ortaya konmuş ve “(Tarafımdan onlara) de ki: Ey nefislerine karşı aşırı giden kullarımi Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Allah büyün hataları bağışlar. Çünkü O, çok bağışlayan çok esirgeyendir.” denmiştir.

Özetle üç din de, temelde yanlışlardan kurtulmak için tövbe etmeyi benimserken, tövbenin sonucuna yönelik beklentileri arasında farklar bulunmaktadır. Her bela ve felaketin, işlenen yanlışın bir cezası olarak algılandığı Yahudilikte, her şeyden önce tövbe ederek dünyevi acı ve sıkıntılardan kurtuluş hedeflenmiştir. Bu nedenle özellikle ilk yüzyıllarda, ahirete yönelik bir düşünceden dolayı tövbe etmeye rastlanmamaktadır. Buna göre tövbenin amacı, hatayla gücendirilen Tanrı’nın rızasını yeniden kazanarak, ilahi affa erişmek ve böylece hataların dünyevi cezası olarak görülen bela ve sıkıntıdan kurtulmaktır. Sonuçta Yahudilikte, hata ve hatanın cezasının tamamen dünyevi bir çerçevede değerlendirildiği, meselenin uhrevi boyutuna hemen hiç önem verilmediği ortaya çıkmaktadır. Hıristiyanlıkta ise, Yahudiliktekinin tam tersine bir tutumla konunun uhrevi boyutu ön plana çıkarılmaktadır. Buna göre “Göklerin Melekutu” yakındır. Gelecek olan bu Tanrı krallığında yaşam, ancak hatalardan tövbe ederek, Mesih İsa’ya inanmakla mümkündür. Bu tavırla, Hıristiyanlıkta konunun dünyevi yönüne hemen hiç önem verilmemekte, özellikle ilk yüzyıllar dünyanın sonunun çok yakın olduğu inancıyla hareket edilmektedir. İslamiyet’te ise, önceki iki dinin farklı kutuplarındaki bu aşırı tutumlarının aksine, orta bir yol tutulmuştur. Buna göre insan, her şeyden önce Allah’ın rızasına ulaşmak ve kendisiyle barışık olmak amacıyla tövbe etmelidir. Öncelikle bu amaçla yapılan tövbe sayesinde kişi, hatanın uhrevi boyutuyla birlikte dünyevi birtakım zararlarından da kurtulabilecektir.

 Tövbenin kabulü konusunda da, dinler arasında farklılıklar bulunmaktadır. Yahudilikte tövbeleri kabul etme yetkisi, sadece Tanrı’ya aittir; kimse bu yetkiye aracı veya ortak olamaz. Tanrı tamamen kendisine ait olan bu yetkiyle tövbe eden kullarının yanlışlarını affetmektedir. Bu konuda Yahudilikle İslam arasında bir bezerlik bulunmaktadır. Hıristiyanlıkta ise, af konusu oldukça farklıdır. Çünkü Tanrı ve İsa adına bu affı verme yetkisi ruhban sınıfına aittir. Tövbe amaçlı uygulamalardan sonra rahip, tövbekara bu affı vermektedir. Havarilerden kiliseye geçen bu yetkiye göre, onların affettiğini Tanrı’da affetmektedir. İslam’da ise kullarını affetmek ve onların tövbelerini kabul etmek, tamamen Allah’a mahsustur (Katar,2003, s.179 – 184)

 Tövbeyi, hem insanın ruhen Allah’a yönelişi hem de Allah’ın kendisine yönelen insana bağışlayıcılık vasfıyla dönmesi, yani her iki tarafın birbirine yaklaşması olarak yorumlayan Yapıcı’nın yaklaşımı insan-Allah iletişiminde tövbenin etkisini özetlemektedir.(Yapıcı, 1997, s.86)

Peygamber Örneğinde Tövbe

Hz. Adem ve Eşinin Tövbeleri

 Hz. Adem ve eşi hatalarını fark ettiklerinde, pişmanlık duyarak tövbe ettiler. Onların tövbeleri kendi iradelerini kullanmaları sonucunda meydana gelmiştir. Çünkü özgür irade iyiliği ya da kötülüğü seçmede en önemli şartı oluşturmaktadır. Bu açıdan özgür iradesiyle hata yapan Hz. Âdem’le eşi Havva yine özgür iradeleriyle tövbe etmiş olmaktadırlar. İlk insanın tövbeyi tercih etme hürriyeti aksini seçme hürriyetini de içermektedir.

 Dediler ki; “Ey Rabbimiz! Biz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan kaybedenlerden oluruz.”(7/23)

 Hz. Adem ile eşi Havva’nın bu itirafları, pişmanlık duygusu içerisinde bağışlanma istekleri tövbenin psikolojik oluşumunu ortaya çıkarmaktadır. Onların ruhsal hallerinin gittikçe yoğunlaşması tövbe etmeleriyle sonuçlanmıştır. Sonuçta böyle bir psikolojik hal içinde tövbe eden Hz. Adem’le eşini tövbelerini Allah kabul etmiştir. Söz konusu bu kıssaya göre bu ilk günah ve ilk tövbe olayı günah işleyenlerin her zaman tövbe ederek daha iyi bir insan olabileceklerini de göstermiş olmaktadır.

Hz. Muhammed’in Tövbe Yaşantısı

Hz. Muhammed’in zaman zaman tövbeye yöneldiğini gerek Kuran’dan, gerek hadis literatüründen öğreniyoruz.

  Ayrıca Hz. Muhammed “Ben günde yetmiş defadan fazla tövbe ve istiğfar etmekteyim” demiştir (Buhari, Sahih, IV s.2192). Dönüşüm anlamıyla tövbe gelişmeyi de içermektedir. Aslında hayatın akışı içinde ilerlerken farkındalıklarımızla önceki anlayışımızın, yaşantılarımızın yeterli olmadığını kavrayabiliyoruz ve yeni kararlar alabiliyoruz. Böylece oluşa katılıyoruz. “Allah her an yaratmadadır” ayetini bireysel boyutta gerçekleştirmiş oluyoruz. Tıpkı Mevlana’nın “her an yeniden doğarız, bizden kim usana” sözünde olduğu gibi. Hz. Muhammed’in hadisini de bu anlayışla yorumlayabiliriz: Arapça da yedi rakamı öz ve içerikli olanı, çokluğu ifade eder. Hz. Muhammed öylesine gelişim ve kendini yenileme içindeydi ki, bir önceki anlayışını eksik bulup, yeni anlayışıyla hayatına devam ediyordu. Hayata yönelik bu yaklaşımını şöyle dua ederek kelimelere yansıtıyordu; “Allah’ım beni gerçeğe en yakın doğruya ulaştır.” Bu sözünde gerçeğin Allah’ın katında olduğunu vurgular. “Her bilenin üstünde hakkıyla bilen vardır” ve “İnanan bildiğinin öğretmeni bilmediğinin öğrencisidir” sözleriyle de doğrudaki gelişmeye dikkatimizi çeker. “Eğer siz hata işlemeseydiniz, Allah sizi yok eder ve yerinize hata işleyen sonrada kendisinden af dileyen bir topluluk yaratırdı.” Sözüyle de insan hayatı için hatanın,  tekrarlanmadığı sürece öğrenme ve gelişme fırsatı olduğunu açıklar (Müslim, Sahih IV, s.2105-2106).

Özetle, Hz. Muhammed geçmişi, bugünü ve geleceği kapsayan tövbe anlayışıyla insanlık için model olmuştur.

Tövbe Süreci

Tövbe insandaki bilinç seviyelerine göre, korku ve ümit hisleri eşliğinde çeşitli derecelerdeki hata ve kusurları bırakarak daha iyiye, daha güzele, ideal olana yönelme, eksikliğini görüp kendini bütünleme, böylece şahsiyetini olgunlaştırma yolunda bir yöntem, bir araç özelliği taşımaktadır. Her seviyedeki insanı bulunduğu düzeyden bir üst düzeye çıkarma, her bilinç düzeyinde ilerlemeyi sağlama konusunda bir vasıtadır. Kişiliğin gelişme sürecinde tıkanmaları, sapmaları önleyerek ilerlemedeki akışı kolaylaştırmaktadır. Tövbede insanın inandığı değerle kendi arasına başka bir insanın girmesi söz konusu değildir. Özgün benliği ile Aşkın Varlık arasındaki ilişkiyi insan bizzat kendisi kurmaktadır.

 Tövbe süreci bir halden başka bir hale dönüşmeyi içerir. Dört aşamadır.

Farkındalık

   Kuran’ı Kerim’de Yaratanımız, önce insanın yapageldiği hataları sayıyor, ardından tövbe edilmesi gerektiğine dikkatimizi çekiyor. Buna göre hata yapmak insanın özelliğidir. Hatada ısrar ise istenmeyen bir durumdur.

 “ Ey iman edenler! -Allah’a ve kendine güvenenler-, bir topluluk bir diğerini alaya almasın, belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasınlar, belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın. Birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın, imandan sonra, yani güveni hayatının her alanında gerçekleştirdikten sonra, doğru yoldan ayrılmak ne kötü şeydir. Kim de tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.”

 Farkındalık, varoluşun kilitlerini açar. İnsanın kendinin bilincinde olarak etrafında olup biten her şeye yanıt verme bilinciyle yaşaması demektir. Osho, “gerçek hata farkında olmamaktır. Gerçek erdem ise farkında olmaktır. Ne yaparsan yap, senin erdemlerin dahi farkında olmadığında erdem değildir, eğer farkındaysan şiddet kullanman hiç mümkün değildir” diyor ve Buda’nın şu sözlerini aktarıyor: “Eğer bir evin içinde ışık varsa hırsızlar ondan kaçınır ve eğer bekçi uyanıksa hiç denemeye bile kalkmazlar. Ve şayet insanlar içeride yürüyor, konuşuyorlarsa ve uykuya dalmamışlarsa hırsızların eve girmeleri ve hatta düşünmeleri bile imkânsızdır.” Aynı durum insan içinde geçerlidir. İçinde ışık yanan insana olumsuz hiçbir düşünce giremez.(Osho, 2004, s. 176)

Kendini affetme

   Farkındalık yaşantısında hem hatalarımızı hem de öz benliğimizi fark ederiz. Hatalarımızı fark ettiğimiz noktada utanç, suçluluk, kendine ve “bunu bana neden yaptırdı” şeklinde başkalarına dönük öfke oluşabilmektedir. Bu noktada insan kendini affetmeye ihtiyaç duymaktadır.

 Kendini affeden ve keşkelerinden arınan insanın kendine saygı düzeyi yükselir. Böylece güçlenen insan mutluluk yönünden seçimlerde bulunur.

 Tövbenin bireysel ve ilahi boyutunun insanda ortaya çıkardığı sonuç ruhen mutluluk hissetmesi ve iç huzura ulaşmadır. Kuran’ın “ Ey inanlar! Topluca Allah’a tövbe ederseniz umulur ki mutluluğa (feraha) ulaşanlardan olursunuz” (24/31) ayeti tövbeyi bireyin kurtuluşa ve buna bağlı olarak mutluluğa erme vasıtası olarak görmekte, tövbe eden insanı da mutluluğa ermiş insanlar olarak kabul etmektedir.

İnsanın özbilincinden doğan, değerlerle beslenen kendine ve başkalarına yararlı, barışa yönelik eylemler üretme

Vicdan doğru ilkelere uyup uymadığımızı sezen, bizi onların düzeyine yükselten doğal bir veridir.

 Özbilinç sahibi olur olmaz yaşamımıza yön verecek hedefleri ilkeleri seçmemiz gerekir. Aksi halde, o boşluk başka bir şey tarafından doldurulur.

 Covey vicdanın eyleme geçme sürecini yükselen sarmalla şekle dökmektedir: Önce öğreniyoruz, sonra öğrendiklerimizi benimsiyoruz, içselleştiriyoruz, onlara bağlanıyoruz ve eyleme geçiyoruz, öğrendiklerimizi yaşıyoruz (Covey, 1997, 327-328). Kuran’ı Kerimde bu yaşantı “Salih ameller” olarak ifade edilmektedir.

 Ayrıca ferdin pişmanlık duyması ve tövbe etmesi son aşama değildir. Gerçekte kişinin tövbe etmesinden sonra sergileyeceği davranış biçimi önemlidir. Çünkü tövbenin akabinde meydana gelen davranışlar ya bireyin içdünyasında yaşadığı psikolojik duyguları kökleştirir ya da onun henüz yeni filizlenmiş olan duygularını yok eder. Bundan hareketle tövbe ruhsal olarak cereyan ettiği halde bunun kalitesini ve devamlılığını bireyin eylemlerinde aramak gerektiğini söyleyebiliriz.

Kararlılık ve kalıcılık

      Ferahlamanın kendisi de silinip gitme eğilimindedir. Sonsuza dek sürebilen gelişimin verdiği hazzın yanında kalıcı değil süreksiz ve dayanıksız olacaktır. İnsanın affedilmeyi istemesi onu rahatlatabilir ama tövbe etmek insan gelişim sürecine katkıda bulunacağı için kalıcı bir mutluluk sağlayacaktır.

 Hz. Ali’ye sık sık tövbe edip her defasında tekrar hata işleyen bir kimsenin durumu sorulduğunda o,”kişi tövbede istikrarı yakalayana kadar tövbeye devam etmeli” diyerek, tövbede aslolanın “kararlılık” olduğunu vurgulamaktadır.

Kategoriler
Pratik Bilgiler

İnsanın Ruhsal Gelişimi

Tasavvuf, Uzakdoğu Felsefesi ve Psikolojinin İnsanın Ruhsal Gelişimi Hakkındaki Yaklaşımlarının Değerlendirilmesi

Karşılaştırmalar gösteriyor ki, insanın ruhsal gelişimi evrensel nitelikler sergileyen bir süreçtir ve insan bu süreci yaşamaya yönelik içsel donanıma sahiptir.

   İnsanın ruhsal gelişimi ile vicdan gelişimi arasında çok yakın ilişki vardır. Vicdan, Arapça v-c-d kökünden gelmekte ve bulmak, var olmak anlamını taşımaktadır. Vicdan, insanın, değer içeren yaşantı durumlarında karar verme merciidir. Dolayısıyla vicdan gelişimi, bir anlamda insanın değer yüklü davranışlarında kendi kararlarını doğru bir şekilde alabilme gücünün gelişimi anlamına gelmektedir. Vicdan geliştiğinde ve yaşadığında insan gerçekten var olur.

   Ruhsal gelişimimizde ilk üç düzeyde otoriter vicdanımız etkili olmaktadır. Ruhsal gelişim sürecimizde ilerlerken, özellikle sevgi yeteneğimizin gelişmesiyle, vicdanımız dış otoriteden iç kontrole doğru yol almaya başlar. Artık dış baskıdan arınarak özümüzün sesini daha güçlü duymaya başlarız. İlgimiz içimize, ruhumuza yönelmiştir. Hislerimizde düşüncelerimde ve davranışlarımızda daha güvenilir bir kaynak etkili olmaktadır. Bu kaynak gerçek vicdan ya da Erich Fromm un deyimiyle insancıl vicdandır. Dördüncü düzeyden sonra gerçek vicdanımız bize eşlik eder.

  Altı gelişim düzey ve evrelerinde değerleri, özlerinden uzaklaşmış olarak algılıyoruz ve yaşıyoruz. Sabır değerini tahammül olarak özveriyi fedakârlık olarak mutluluğu tatmin olarak, azim değerini hırs olarak acıyı olgunlaştırıcı değil ruhsal dengemizi bozacak üzüntü şeklinde yaşıyoruz. Sevgiyi koşullara indirgiyoruz şükür değerini anı yaşamak olarak değilde, empatiyi zayıflatıcı bir nitelikte olumsuz yaşantılarla karşılaştırmak olarak yaşıyoruz. Gerçekte evrensel değerleri yaşamak bu kavramları anlam kodları değişmeden anlamak ve yaşamaktır yani fıtrata/yaradılışa uygun yaşamaktır. İleri gelişim düzeylerinde ise değerleri kendi anlam ve değerleri ile yaşamaya seviyesine doğru ilerliyoruz.

Manevi Değerler

Değerler Psikolojisi ve Duygusal Okuryazarlık

Bu bölümde önce değerlerin psikoloji bilimi içinde nasıl ele alındığı açıklanacak daha sonra duygularımızın farkında olmak ve onları uygun ifade etmek konuları irdelenecektir.

“Çağımızda, yaşamak sanat olma niteliğini yitirmiş görünmektedir. Çağdaş insan, okuma ve yazmanın öğrenilmesi gereken bir sanat olduğuna, mimar, mühendis, ya da usta bir işçi olmanın büyük bir çalışma gerektirdiğine inanmaktadır; ama yaşamının hiçbir özel öğrenme çabasını gerektirmeyecek kadar basit bir iş olduğuna inanır görünmektedir. Hepimiz şu ya da bu şekilde yaşadığımız içindir ki, yaşamak hepimizin uzman olduğu bir konu olarak görülür. Ancak, yaşama sanatının niteliklerini gözden kaçırmamız bu sanatta adamakıllı ustalaşmış olmamızdan ötürü değildir.

Değerler Psikolojisi

 Günümüzde, bireysellik ve kişisel menfaat üzerinde daha çok durulmakta, bize hayatımızın amacının mutluluk (ya da teolojik bir deyimle, kurtuluş) değil, görevimizi yerine getirmek ya da başarı kazanmak olduğu öğretilmektedir. Para, saygınlık ve güç kazanama isteği, hem bizi bir şeyler yapamaya götüren bir kuvvet – bir itici güç hem de hayatımızın amacı olmuştur.

“Böyle bir ortamda psikoloji biliminin verileriyle, manevi değerleri bütünleştiren din psikolojisi bilimine önemli görevler düşmektedir”.

   Değer kavramı, felsefi terimler sözlünde kişinin, isteyen, gereksinme duyan erek koyan bir varlık olarak nesne ile bağlantısında verilen şey olarak tanımlanmaktadır (Akarsu, 1994). Hilmi Ziya Ülken’e göre değer, varoluş alanına aittir.”Değer her şeyden önce bir varlığın tespitine dayanır ve ancak sezgi ile kavranabilir. Bu sezgi içimize ve dışımıza çevrildiğine göre, değer ya bir duyum ya da bir sezgi ile elde edilir. Manevi olan ancak aşkın varlıkla insan arasındaki ilişkiye yani ortak duyu verilerine aittir. Ben aşkın bir objeyi gerçekleştirmek için bir manzarayı araç olarak kullandığım gibi, başka insanlarda bu işi görebilirler. O zaman bu manzara aramızda ortak duyu verileri alanı olabilir. Bu manzara burada ortak duyu objemiz değil, ortak değer muhtevamızdır. Çünkü o psikolojik açıdan bir algı, bir hayal, bir kavram olmaktan çıkıyor benim için ortak manevi alanı meydana getiriyor. Değer alanının maneviliği budur. İster içimizde ister dışımızda olsun tespit etimiz değer bir varlıktır. Bir şey ne kadar somutsa o kadar değer karakterini kazanır, ne kadar soyutlaşırsa o kadar değerden uzaklaşır. Soyut kavramların hakikati vardır. Tanrı üstün bir değerdir dediğimiz zaman, yaşanmış ve duyulmuş olarak, yani ilahi bir varlık olarak bir değerdir, soyut kavram olarak hakikattir. Ahlaki hayat yaşanmış varlık olarak değer, kavram olarak hakikattir.”(ülken, 210–213) Buna göre değer söz konu solduğunda işe mutlaka öznenin kişiliğinin karışması gerekir.

“Manevi değerler insanın ruhunda, özünde var olan ve evrensel ruhun sunduğu ilkelerdir. Sevgi, adalet sabır hoşgörü… İnsanın doğasında var olan değerlerdir.”

   Rescher (1969), değerlerin objesine göre temel kategorilerini şu şekilde sıralamaktadır.

Değerin Tipi                                                Değerin Konusu                                           Değerin Örneği

1.Nesne değerleri                                     Cansız şeylerin ve                               Taşların saflığı: saf

                                                           Hayvanların potansiyel                          pırlanta, elmas gibi,

                                                                    Nitelikleri                               hayvanların ve atların hızı

2.Çevresel değerler                              Çevre içindeki insan                         Güzellik: manzara ve

                                                           Dışındaki varlıkların                              şehrin dizaynı

                                                                       Düzeni 

3.Bireysel ve kişisel                              Bireyin karakterine                               Akıl, cesaret

  Değerler                                     yeteneklerine, alışkanlıklarına ve

                                                      Hayat tarzına ilişkin potansiyel

                                                                Özellikleri

4.Grup değerleri                                     Bireyin aile ve iş                               Saygı, karşılıklı güven

                                                          Hayatındaki ilişkilerine dair

                                                            Potansiyel özellikleri

5.Toplumsal değerler                     Toplum içindeki düzenlemelerle              Ekonomik adalet ve eşitlik

                                                    İlgili potansiyel özellikler                           /hukuktan önce

  • “Bireyselleşme ile bireycileşme birbirinden farlık kavramlardır. Bireyselleşme zihinse ve ruhsal bi çabayla bir iç zenginleşmedir ve toplumun genelinden farklıdır. Çünkü insanın öznel varoluşuyla ilişkilidir. Diğer taraftan bireycileşmede kültürel olarak ötekinden farklı değilsinizdir. Fakat çıkarınız söz konusu olduğunda diğerini göz ardı edersiniz.
  • Bireysel değerler onu yaşayan insanının yorumuyla kişilik kazanır: Hoşgörü bireysel bir değerdir. Her insanın bu değeri yorumu onun kişiliğiyle şekillenir. Ayşe’nin hoşgörü anlayışı ile Ali’nin hoşgörü anlayışı hayatın içinde onların kişiliklerinden, eğitimlerinden, ailelerinden kaynaklanan nedenlerle farklılaşır.”

Değer, yarar –benefit- kavramından ayrı düşünülmemektedir. Yararın nasıl bir sınıflamaya tabi tutulacağı bireyin istekleri, ihtiyaçları, arzuları ve ilgileriyle ilişkilendirilmiştir. Bu yaklaşıma göre şöyle bir sınıflama yapılabilir:

                     Tablo 3. Değerlerin faydasına göre temel kategorileri

DEĞER KATAGORİSİ                                                                      ÖRNEĞİ

1.Maddesel ve fiziksel                                                  Sağlık, rahatlık, fiziksel güvenlik

2.Ekonomi                                                                   Ekonomik güvenlik, üreticilik

3.Ahlak                                                                                   Dürüstlük, hakkaniyet

4.Sosyal                                                                      Yardımseverlik, nezaket

5.Politik                                                                       Özgürlük, adalet

6.Estetik                                                                      Güzellik, simetri

7.Din-ruhsallık                                                             Dindarlık, bilincin arılığı-içsel temizlik

8.Entelektüel                                                               Zekâ, açıklı

9.Profesyonel                                                              Tanınma, başarı

10.Duygusal                                                                Sevgi, kabul

Bu karşılaştırma da yazar yararın çeşidine göre değilde önemine vurgu yapmaktadır.

Değerler, doğuş noktalarına göre de şöyle sınıflandırılmaktadır.

                   Tablo 4. Değerlerin doğuşuna göre temel kategorileri

Birey Merkezli Değerler                                               Başarı, rahatlık, özel hayat: Yani kişinin kendi

                                                                                           Başarısı, rahatlığı ve özel hayatı

A:Öteki merkezli değerler

1.Grup merkezli değerler

2.Aile merkezli değerler                                                           Aile onuru

3.İş merkezli değerler                                                           İşteki şöhret/ başarı

4.Ulus merkezli değerler                                                             Vatanseverlik

5.Toplum merkezli değerler                                                        Sosyal adalet

B.İnsanlık merkezli değerler                                         Genel anlamda estetik ve insancıl değerler

“Altın önemle çizilmesi gereken sadakat değeri o kadar kapsayıcı bir kavramdır ki aile, iş ve ulusta yaşanan sadakatin tümünü içerir.”

  Mukerjee (1964, 70, 71), toplum ve kültürün refah, eşitlik ve dayanışma gibi, toplum içinde var olan ve toplumun devamlılığı için gerekli olan, insan ilişkilerinde, davranışlarda ve kurumlarda iyilik, adalet ve sevgiyi öngören içsel ve aşkın değerleri bir araya getirmeyi amaçladığını söyleyerek, sosyal ve insani bilimlerin değer skalasını şöyle belirlemektedir.

                    Tablo 5. Beşeri bilimlerin değer skalası

SOSYAL                                 İÇSEL DEĞERLER:                            DIŞSAL VE ARAÇ

BİLİMLER                      SOSYAL VE PRAGMATİK                       DEĞERLERİN DİYALEKTİĞİ

Ekoloji                                     Sağlık ve Süreklilik                    Kaynakların korunmasına karşı

                                                                                                          Kaynakları kullanma

Psikoloji                            Bütünsellik ve Bütünleşme               Potansiyellerini gerçekleştirmeye

                                                                                              Karşı kendini dengeleme

Sosyoloji                                  Dayanışma                               Gruba karşı toplum

Ekonomi                             Bireyin ve toplumun isteklerinin       Devlet planlamasına karşı özel girişim

                                         Doyurulmasından kaynaklanan

                                                        Refah

Politika                                    Eşitlik                                      Düzenlemeye karşı özgürlük

Hukuk                                  Güvenlik                                      Düzene karşı haklar

İnsan bilimler                            İçsel değerler:                          İçsel değerlerin diyalektiği

                                          Kişisel ve ideal

Ahlak                                İyilik                                               Bencilliğe karşı kendini gerçekleştirme

Sanat                                  Güzellik                                         Düzensizliğe karşı kendini ifade etme

Din                                    Kutsallık                                        Aşkınlığa karşı kendini gerçekleştirme

Metafizik                             Gerçek                                         Aşkınlığa karşı kendini bilme

“Bir şeyin arzu edilen sonuçları üretmek bakımından sahip olduğu değere, istenen bir sonuca ulaşmada araç işlevi gören bir şeyin sergilediği değere, dışsal, araçsal ya da pragmatik değer adı verilirken, bir şeyin bizatihi kendisinden dolayı sahip olduğu, kendi içinde ve kendi başına sergilediği değere asli veya içsel değer denmektedir.”

Kategoriler
Pratik Bilgiler

İslam Bilimlerinin Temel Verileri

VAHYE DAYALI VERİ:

A-KUR’AN: Kur’an, Allah tararından Cebrail vasıtasıyla mahiyeti bilinmeyen bir şekilde Hz. Muhammed’e Arapça olarak indirilen, Mushaflarda yazılı, tevatürle nakledilen, okunmasıyla ibadet edilen, Fatiha suresiyle başlayıp Nas süresiyle biten, başkalarının benzerini getirmekten aciz kaldığı Arapça muciz bir kelamdır.

Daha önce de Allah, Hz. Musa’ya kavminin dili olan İbranice, Hz. İsa’ya da yine kendi milletinin dili olan Aramice vahiy göndermişti.

Kur’an’ın hem anlamı hem de kelimeleri/lafızları, Allah katından gelmiştir. Kur’an’nın her hangi bir dile tercemesi, kur’an olarak kabul edilemez.Bunun en temel nedeni, tercümenin hiçbir zaman aslın yerine geçemeyeceği gerçeğidir.

Kur’an’ın kesin bilgi sağlamasının sebebi, ilk nesilden başlayarak günümüze kadar tevatüren gelmiş olmasıdır.

BEŞERİ VERİLER:

KURUCU YORUM SÜNNET: Hz Peygamber vahyi insanlara ulaştırmakla görevlendirilmiş, Kur’an’ın kapalı ifadelerini açıklamış, genel ifadelerine sınırlama getirmiş ve Kur’an’da bulunanlara ek kurallar getirmiştir.Hz. Peygamber’in, Kur’an’da buna yetkili kılındığını görmekteyiz. Bu bakımdan sünnet, Kur’an’dan sonra ikinci delil olarak kabul edilmiştir.

“ De ki, Allah’ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (A.İmran,31)

Hz. Peygamberden aktarılan haberler, ilk nesilden itibaren çok sayıdaki güvenilir kişi tarafından aktarıla gelmişse, bu haberler mütevatir olup, dinde kesin bilgi ifade ederlerk. Bunun dışında kalan hadisler mütevatir olmanın şartlarının taşımadıkları için bilgi değeri açısından aynı kesinliğe sahip değildirler.

Ayrıca hadisler de Kur’an gibi içerdikleri bilgileri, bazen açık olarak ifade ederler(delalet) ve anlamları kesin(kat’i) olarak bilinebilir. Bazen de birden çok anlama gelecek ve yoruma açık şekilde kapalı olarak (zanni) ifade ederler.

TOPLUMSAL MUTABAKAT: İCMA

İcma, dini bir konuda Müslümanların bir mutabakat ve ittifak ortaya koymalarıdır. Sosyolojik olarak, o topluluğun belli konular da bir birlik sağlamış olmaları gerekmektedir. Örneğin Müslümanlar, namazın ve orucun farz, zinanın da haram olduğu konusunda icma etmişlerdir.

İcmanın dinde bir delil olduğu hakkında Kur’an’dan ve Sünnet’ten deliller getirmişlerdir. Mesela Nisa süresi 115. ayet icma için delil olarak getirilmiştir. “ Kim kendisi için doğru yol açıkça belli olduktan sonra Rasul’e karşı çıkar ve müminlerin yolundan başka bir yol tutarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız.” Hz. Peygamber’den rivayet edilen “Benim ümmetim hata üzerinde birleşmez” hadisi de bu konuda bir dayanak olarak görülmüştür.

Sahabe döneminde icmaya örnek: Hz. Ebu bekir’in Sahabe tarafından halife seçilmesi,(Peygamberin son döneminde onu namaz da imamet için tercih etmesini baz almışlardır.) Hz. Ebu bekir’in zekât vermeyenlere savaş açması, dağınık malzemeler üzerinde yazılan Kur’anı bir Mushaf halinde toplaması icmanın gerçekleşiğini göstermektedir.

İCTİHATLAR: İslamiyette ictihad da bir kaynak olarak kabul edilmiştir. Pezdevi, şeriatın Kitap, sünnet ve icma olmak üzere üç tane olduğunu, dördüncü aslın ise, bu ilk üçünden hüküm çıkarsayan Kıyas olduğunu belirmektedir.

KIYAS: Kıyas, Kur’an, Sünnet ve icma üzerine, müctehidin akıl yeteneğini kullanarak yeni hükümler üretmesinde ilk sırada yer alır. Kıyas, “ Kitap, sünnet ve icmada hükmü bulunmayan bir meseleye aralarındaki illet birliği nedeniyle, bu kaynaklardan birinde bulunan meselenin hükmünü vermek.”Kıyasta bulunması gereken unsurlar:

  • _Hükmü kaynaklarda belirlenmiş mesele: Asıl
  • _Hükmü kaynaklarda bulunmayan yeni mesele: Fer
  • _Kaynakta belirlenen hüküm: Aslın hükmü
  • _Kaynaklardaki hükmün konulmasına neden olan özellik: İllet

Kıyas için örnek: Kur’an’da şarabın(hamr) yasak olduğu ve neden yasak olduğu belirtilmiştir.Ancak belirtilen  şarap içmenin doğurduğu kötü sonuçları doğuran başka içecekler ayette yer almamaktadır.Kıyas yoluyla bu tür içecekler de yasaklanmıştır.

  • İSTİHSAN: Ebu Hanife tarafından geliştirilmiştir.İstihsan, bir müctehidin, bir konuda, onun benzerlerinde verdiği hükümden vazgeçmesini gerektiren bir nass,icma,zorunluluk,gizli kıyas, örf ve maslahat gibi bir delile dayanarak o hükmü bırakarak başka bir hüküm vermeye karar vermesidir.Buna örnek olarak ister bilinçli ister unutarak olsun oruçlu iken yemek yenildiğinde orucun bozulması gerekmektedir.Ancak Ebu Hanife, bu işleyiş biçimini terk ederek “Oruçlu iken unutarak yiyip içen kimse, orucunu tamamlasın, çünkü onu Allah yedirip içirmiştir.” Hadisini baz alarak orucun bozulmayacağına hükmetmiştir.
  • MESALİHİ MÜRSELE: Dinde insan için gerçekleştirilmesi amaçlanan genel yararlar olarak adlandırılır. Mesela, düşmanla savaşmak emredilmiş, savaşanlar da Allah tarafından övgüye layık görülmüştür. Fakat bazı durumlarda, ülkenin yağmalanması gibi büyük bir zararın önlenmesi söz konusu olduğunda düşmana teslim olmak bir maslahat olarak düşünülebilir.Çünkü toplumun yararını düşünmek daha önceliklidir.

TOPLUMSAL DURUM: OLGULAR, ÖRF

İnsanların çoğunluğunun benimseyip yapmayı alışkanlık haline getirdiği işler.Bunlar, yapılması adet haline gelmiş fiiller olabilir.Örfün bu şekilde ele alınışını Kur’an’da da görmekteyiz.Kur’an, İslam öncesi Arap adetlerinin hepsini reddetmemiştir. Bu adetlerin bir çoğunu yeni düzenlemelerle korumuştur.Bunlar arasından kötü ve zararlı olanları(riba, kumar, kadınları mirastan mahrum etme gibi) ortadan kaldırmış; alım satım, kira, evlilik, eşler arasında denklik gibi faydalı olanları yeniden düzenlemiştir.

ÖRFÜN BİR DELİL OLARAK KULLANILABİLMESİ;

  • A-Örfün, halkın tamamı veya büyük bir çoğunluğu tarafından uygulanıyor olması gereklidir.
  • B-Örfe göre karar bağlanan bir durumun geçerliliği söz konusu örfe göredir. Sonradan gerçekleşen bir örf dikkate alınmaz.
  • C-Örfe rağmen taraflar farklı bir karar alabilirler.
  • D-Örfün kesin bir delile aykırı olmaması gerekir.

İSLAM BİLİMLERİNDE BİLGİ ÜRETME SÜREÇLERİ

İslam bilginleri, dini bilginin ve itikadi konudaki bilginin gerçeğe uygun sabit ve kesin bilgi olmasına daha çok önem vermişlerdir.

İslam bilimlerinde “bilginin bir değer olduğu” ve “bilenle bilmeyenin bir olmayacağı” gibi Kur’ani ilkelerden hareketle doğru ve kesin bilgi üretmeye yönelik her türlü ilmi faaliyet bir ibadet olarak algılanmıştır.

BİLGİYE ULAŞMA YOLLARI(ESBABU’L-İLİM):Mutlak ve sınırsız bilgi sahibi olan sadece Allah’tır.İnsan ise, sınırlı ve mutlak olmayan bir bilgiye sahiptir. Allah, her hangi bir delile ihtiyaç duymadan kendiliğinden bilir;ancak insan, aklıyla ,delillerle, belli yollarla bilir.İlahi bilgi, ezeli ve değişmez bir bilgidir; beşeri bilgi ise, sürekli değişen ve gelişen bir bilgidir.

Kur’an açısından, akıl sahibi bir insan, dış dünya ile ilgili bilgilerinden hareketle Allah ve diğer soyut varlıkların bilgisine ulaşabilir.İnsanı düşünen ve bilebilen bir özne olarak, soyut ve somut varlıkları kendiliğinden gerçeklikleri olan varlıklar kabul etmeden, dış dünyadan hareketle Allah’ın varlığını ispat etmek mümkün değildir.

İslam bilimleri, genelde eşyanın hakikatini, özelde dini hakikatleri doğru anlama, temellendirme ve yorumlama konusunda tek bir kaynak veya yöntem yerine mümkün olan bütün araç ve yöntemlerin kullanılmasını yeğlemektedir.

Aşağı yukarı bütün bilimlerde belli bir delile ve yönteme dayalı olmayan bilgi doğru ve kesin bilgi olarak kabul edilmemiştir.Hakikat, nesne ile nesne hakkında elde edilen bilgi arasındaki tam uygunluk anlamına gelmektedir.Bilginin nesnelere uygunluğu akıl veya duyulara uygunluğuyla bilinebilir.Bu bakımdan, doğru ve kesin bilgi akıl,haber ve duyulardan biri veya her ikisi ya da her üçü yoluyla elde edilir.

İslam bilim anlayışı, “gerçekliğin tümden ve bütün boyutlarıyla anlaşılmasını” hedeflediğinden bütün doğru bilgi elde etme yollarına ve bilgi üretme yöntemlerine eşit ağırlığı verir;toplumsal ve dini olguları ve doğal olguları öznel olan ahlak ve değerler çerçevesinde araştırma ve geliştirmenin ilerlemesine yardım eder.Bu yüzden “çoklu metotlar” düşüncesini ve indirgemeciliğe karşı “bütüncül” yaklaşımı esas almıştır.Şehristani, diğer din, medeniyet ve felsefi sistemlerin bunlardan birine veya bir kaçına başvurmakla yetindiklerini ve diğerlerini reddettiklerini, fakat Müslümanların tamamını kullanmaya çalıştıklarını gayet veciz bir şekilde açıklamaktadır.

  • *SOFİSTLER: Duyularla idrak edilen ve akılla elde edilen bilgiyi kabul etmezler.
  • *TABİATÇILAR: Duyularla bilinebilenleri kabul ederler, ancak akılla bilinenleri inkar ederler.
  • *DEHRİ FİLOZOFLAR:Hem duyularla, hem de akılla elde edilen bilgiyi kabul ederler, ancak hadleri ve hükümleri inkar ederler.
  • *SABİİLER: Hem duyular ve akılla elde edilen bilgiyi, hem de hadleri ve hükümleri kabul ederler, ancak Şeraitleri ve İslam’ı inkar ederler.
  • *MECUSİLER, YAHUDİLER VE HRİSTİYANLAR: Bunların tamamını, herhangi bir şeraiti ve İslamı kabul ederler, ancak Hz. Muhammed’in şeriatını kabul etmezler.
  • *MÜSLÜMANLAR: Bunların tamamını kabul ederler.

İslamın bir bilim ve medeniyet dini haline gelmesinde, Kur’an’ın Müslümanlara kazandırdığı bu bilimel zihniyet bulunmaktadır.

İlimle ilgili yazılı edebiyatı, Kur’an ve hadis koleksiyonlarıyla başlatmak mümkün olmakla beraber, ilk defa Maturidi, kitabu’t-Tevhid adlı eserinde  “bilgiye ulaşma yolları” başlığı altında üçünü birlikte incelemiştir.O, duyular, haber ve aklı esas alan bu bilgi kuramını Kelam ve Tefsir alanına uygulamıştır.Ona göre, gerekli şartları taşıdıkları sürece, bu üç yoldan birisiyle veya üçüyle birlikte elde edilen bilgi kesin bilgi olup inkarı imkansızdır.

Örneği Maturidi, “Siz, hiçbir şey bilmezken Allah, sizi analarınızın karnından çıkardı;şükredesiniz diye size kulaklar, göler ve kalpler verdi.” (nahl,78) ayetini tefsir ederken başka ayetleri delil getirerek ayette geçen “göz” kelimesini,şekil ve renkleri birbirinden ayıran; “kulak” kelimesini sesleri işitip ne olduğunu belirleyen; “kalpler”’i ise gözle görülmeyen ve kulakla tespit edilemeyen, kişinin lehine ve aleyhine olacak şeyleri belirlemeye yarayan bir şey, yani akıl olarak açıklamaktadır.

Maturidi, tefsirinde geçen bu açıklamalardan, nesnelerin(şeylerin) bilgisini elde etmeye yarayan görmenin, duyulara; işitmenin, habere; kalbin de akla karşılık kullanıldığı ve haberle ilgili bilginin doğruluğunun ise beş duyudan biri olan işitme duyusuna dayandırıldığı anlaşılmaktadır.

Kategoriler
Pratik Bilgiler

Varlık Felsefesi

Giriş

Varlık meselesini konu edinen felsefe disiplini ‘varlıkbilim’ anlamına gelen ontolojidir. Felsefenin diğer disiplinleri de ‘varlık’ la değişik açılardan ilgilenmekle birlikte (örneğin ‘epistemoloji’ nin varlığa ilişkin bilgimizi konu edinmesi gibi) ‘varlık’ meselesini doğrudan ele alan disiplin ontolojidir. Veya, Aristoteles (MÖ 384-322)’ in ifadesiyle, ‘varlık olarak varlık’ ı inceleyen bir disiplindir. Diğer hiçbir bilim varlıkla bu şekilde ilgilenmez. Böyle bir bilim eşyanın il ilkelerini veya nihai nedenlerini araştıran ve böylece varlığın temel(özsel) niteliklerini ortaya koymayı amaçlayan bir bilimdir. Dolayısıyla “varlık olarak varlığı, yani özsel cevheri sıfatlarıyla-birincil ve ikincil, cins ve tür, bütün ve parça vb. birlikte incelemek bir bilimin işidir.” Ve Aristoteles’ e göre ‘Varlık nedir?’ sorusu ‘Cevher nedir?’ sorusuyla eşdeğerdir.

Ontolojiyi geleneksel olarak metafizikten ayırmak mümkün değildir. Öyle ki Aristoteles ‘varlık olarak varlık’ ifadesini Metafizik olarak bilinen alanının konusunu tespit ederken dile getirmiştir. Böylece o, “ilk ilkelerin bilimi, varlık olarak varlığı araştırma, teoloji, cevheri inceleme” (Barnes,1995,69) gibi konuları arasında saymıştır. Diğer taraftan, tartışmalı da olsa, Aristoteles’e göre, ilk(gerçek) anlamda cevherin sadece Tanrı olduğundan cevherin tam olarak ne olduğunun ancak Tanrıya ilişkin bir araştırmayla ortaya konulabileceğini göz önüne alacak olursak, bu durumda, ‘teoloji’ ile ‘varlık olarak varlık’ araştırmasını konu edinen bilimi birbirinden ayıramayız.

Geleneksel ontolojinin temelde bir ‘varlık teorisi’ olarak belli bir takım aksiyomlar ile tümdengelimsel bir akıl yürütmeye dayanan akılcı ve spekülatif özelliklere sahip olduğu doğrudur. Böylece geleneksel ontoloji zaman zaman hiyerarşik bir değer anlayışına bağlı olarak, varlık düzlemleri arasında bir gayeliliği öngörür. Buna karşın, yeni ontoloji olarak bilinen yaklaşım, varlıkları böyle bir aksiyomatik çerçeveden görmek yerine, ‘varolan’ın tezahürlerinden hareket ederek tasviri ve tahlili (analitik) bir yöntem benimser. Dolayısıyla, başta N.Hartmann’ın savunduğu yeni ontoloji varlığa baştan herhangi bir teorik veya değer çerçevesinden bakmak yerine, varlığı mevcut haliyle irdelemeye çalışır.

Varlık ve Kategorileri

Ontolojinin en temelde yanıtlamaya çalıştığı soruların başında ‘Varlık nedir?’ sorusu gelir. Bu soru varlık felsefesinin yanıtlamaya çalıştığı bir diğer soru olan ‘Ne vardır?’ sorusuyla yakından ilişkilidir. Bu yüzden, Varlık nedir?’ sorusunu farklı iki düzlemde ele almak mümkündür.Birincisi, varlığı kendinde bir şey olarak ele alıp, onu varolanlardan bağımsız bir şeklide tanımlamak; ikincisi ise, varlığı varolanlara bağlı olarak tanımlamaktır. Bunların birincisine içlemsel, ikincisine ise, kaplamsal tanımlama diyebiliriz.İçlemsel yaklaşım varlığa ilişkin belli bir ‘anlam’ veya ‘tanım’ dan hareket eder. Buna karşın kaplamsal yaklaşım varlığı bizzat varolan şeylerin kümesiyle tanımlar. Bunu bir örnekle açıklayalım. ‘İnsan nedir?’ sorusunu ‘akıllı canlıdır’ şeklinde tanımladığımızda içlemsel olarak tanımlamış oluruz. Böylece ‘insan’ın ne olduğuna dair bir ölçüt getirmiş oluruz.Bir tanımın içlemsel olmasının nedeni temelde kavramsal bir tanım olmasıdır. Böyle bir tanım bize ‘insan’ın ne olduğuna dair bir kavramsal ölçüt vermektedir. Bu da bize ne tür bir varlığın insan kavramının kaplamına girebileceğine dair doğruluk koşulları sağlamaktadır. Diğer yandan, ‘İnsan nedir?’ sorusunu bütün insanların kümesi yoluyla tanımladığımızda, böyle bir tanım kaplamsal olacaktır. Çünkü bu tanım insanın doğrudan ne olduğundan değil, tek tek insanlardan hareket etmektedir. Kısaca, kaplamsal tanım bir kümenin elemanlarına bağlı olarak yapılan tanımdır.

İçlemsel tanım ile kaplamsal tanım arasında yaptığımız bu ayrımda getirdiğimiz yanıtlar gibi ‘Varlık nedir?’ sorusuna benzer bir tanım getirebilir miyiz?Öyle görünüyor ki, bu noktada ‘Varlık varlıktır’ veya ‘Varlık varolmaktır’ şeklindeki totolojik bir tanımlamanın ötesine geçmek pek mümkün görünmemektedir. Ancak varlığın bu şekilde tanımlanmasının zorluğu onun kendi başına anlaşılamayan ve tek tek varlıklardan ayrı düşünülemeyen bir şey olmadığı anlamına gelmez. Belki de varlığın böylece tanımlanamamasının nedenlerinin en önemlisi onun tanımlanamayacak kadar temel bir kavram olmasıdır. Nitekim İbn Sina da ‘varlık’ kavramının kendisiyle açıklanabileceği daha açık bir kavram bulunmadığından hareketle, ‘varlık’ ı tanımlamaya yönelik bütün çabaların bir döngüsellikle sonuçlanacağını düşünmüştür.

‘Varlık nedir?’sorusunun ‘İnsan nedir?’ sorusu gibi yanıtlanamamasının nedeni ‘varlık’ın bir cinsinin ve ayrımının bulunmamasıdır. İnsan ‘akıllı canlıdır’ dediğimizde ‘canlılık’ insanın cinsi, ‘akıllılık’ ise ayrımıdır. Aristoteles’ e göre ‘varlık’ bir cins değildir, çünkü varlık ile kategoriler arasındaki ilişki cins ve ayrım arasındaki ilişki gibi değildir.

Özsel varlığın çeşitleri kategorilerle gösterilir; ‘varlık’ mevcut kategoriler kadar çok anlamlara sahiptir.” (Aristotle,1961,16) Peki, Aristoteles’e göre, farklı anlamları olan ‘varlık’ ın ortak bir temeli yok mudur? “Her ne kadar ‘varlık’ değişik anlamlara sahipse de, onların hepsi bir temel noktaya, belli bir tür şeye bağlıdır, ve sadece müşterek ‘varlık’ adına sahip değildir.”

Fakat Aristoteles’ e göre varlık, ‘varlıklar’ın kendisine birer tür olarak bağlı bulunduğu bir cins gibi değildir. Çünkü bir çok ‘var’ denilebildiği halde buradaki ‘var’ aynı anlamda kullanılmamaktadır. Tıpkı ‘sağlıklı’ sözcüğünü farklı bir çok anlamda kullandığımız gibi:sağlıklı insan, sağlıklı yemek, sağlıklı düşünce, sağlıklı yapı vb. Aynı şekilde ‘Taş vardır’, ‘beyaz vardır’ vb. dediğimizde ‘vardır’ sözcüğünü farklı anlamlarda kullanıyoruz. Öyle görünüyor ki, Aristoteles’ e göre, ‘vardır’ sözcüğü kimi varlıklar için diğerlerinden daha temel bir anlamda kullanılmaktadır.Nasıl ki bir yemeğin sağlıklı oluşu temelde insanın sağlığına bağlı olarak anlaşılıyorsa, bir rengin varlığı da temelde cevherler olan çiçek, ev, kağıt, taş vb. varlıklara bağlı olarak anlaşılmalıdır. Öyleyse, tıpkı ‘sağlıklı’ sözcüğü gibi, ‘vardır’ sözcüğünün de birincil ve ikincil(çıkarımsal) kullanımlarından söz etmek gerekir.

Bu durum ‘varlık’ ın kaplamsal bir tanımlanmasını da sorunlu yapmaktadır. Varlık kavramına doyurucu bir kaplamsal tanımlama getirebilmek için, nelerin böyle bir kavramın kaplamına girdiğini bir şekilde ortaya koymak gerekecektir. Fakat, öyle görünüyor ki, ‘varlık’ la nitelediğimiz her şeyi böyle bir kavramın kapsamına dahil edecek olsak bile, bu, varlığın ne olduğunu bize vermekte pek açıklayıcı olmayacaktır.Bunun önündeki en önemli engellerden biri varlık kavramının birbirinden oldukça farklı sayılabilecek varlıklara yüklem olabilmesidir:

Dünya vardır.İnsan vardır.Akıl vardır.Duygu vardır.Tanrı vardır.Değerler vardır.

Şimdi ‘vardır’ la yüklemlediğimiz bu önermelerin konuları arasında ‘varlık’ açısından ne gibi bir ortaklık olabilir?

Sayılan bütün bu şeylerin varlığından bir şekilde söz edebilsek de, bunların varlıksal düzlemleri veya tarzları oldukça farklıdır. Ağaç, taş, toprak vb. maddi varlıklar olmasına karşın, akıl, duygu, değer vb. maddi olmayan varlıklardır. Yine matematiksel veya geometrik varlıklardan söz edebileceğimiz gibi, Kafdağı gibi kimi hayali veya kurgusal varlıkları da ‘varlık’ın kapsamına dahil edebiliriz. Diğer taraftan, varolanların nihai kaynağı ve yaratıcısı olarak Tanrı’nın zorunlu varlığını diğer varlıklar için kullanılan ‘vardır’la ifade etmek ne derece uygun olabilir? Ancak, bu varlıkların varoluş düzlemlerinin farklılığı bizi bir tür ontolojik indirgemeciliğe götürmemelidir. Sözgelimi, varlığın temel düzlemini maddi varlıklarla sınırlayarak maddi olmayan varlıkları ‘varlık’ alanının dışına çıkarmak keyfidir.

Kuşkusuz birbirinden farklı olan bu varlıkları biliş tarzımız da farklı olacaktır:Dünyanın veya insanların varlığı ile sayıların veya değerlerin varlığını birbirinden farklı yollarla biliriz, çünkü ilki doğrudan duyu verilerimizin alanına girdiği halde, ikincisi girmemektedir. Ancak biliş tarzımızı esas alarak, varlığından söz ettiğimiz ve hakkında anlamlı bir şekilde konuştuğumuz diğer birçok şeyi varlık alanının dışında tutmak temellendirilmiş gibi görünmemektedir. Öyleyse, bu varlıkların farklı olması bize onların varlık düzlemlerinin ve buna bağlı olarak biliniş tarzlarının farklı olduğunu gösterir, fakat varolmadığını göstermez. Böylece varlıkları maddi ve maddi olmayan(somut ve soyut), zorunlu ve zorunsuz, zihinsel ve zihinsel olmayan, gerçek ve kurgusal vb. şekilde sınıflayabiliriz.

Felsefe tarihinde varlığı kendi başına varolan, değişmeyen ve bölünmeyen bir varlık olarak gören filozofların başında Parmanides (yaklaşık olarak, d.M.Ö. 514) gelir. Ona göre, varlıktan ayrı ‘yokluk’ diye birşeyden, yani yokluğun bir gerçekliğinden söz edilemez. Kısacası Varlık vardır, yokluk yoktur. Dolayısıyla, sadece bir tek şey vardır, o da Varlık’tır(Aristotle, 1961)

‘Varlık’ kavramının bu şekildeki geniş yüklemsel kullanımına yönelik eleştirilerden birsi Kant(1724-1804)’ın ‘varlık’ kavramının gerçek bir yüklem olmadığı şeklindeki itirazıdır. Kant’ın daha çok ontolojik kanıt bağlamında dile getirdiği bu eleştiriye göre, ‘x vardır’ şeklindeki bir önermede ‘vardır’ yüklemi x konusuna herhangi bir şey eklemez. ‘Tanrı’ kavramının  doğru bir analizinden O’nun varlığına ilişkin bir kanıt ortaya koymayı amaçlayan ‘ontolojik kanıt’ a göre, ‘Tanrı vardır’ önermesi zorunlu bir doğrudur. Dolayısıyla, böyle bir önermenin değillemesi, yani ‘Tanrı yoktur’ önermesi çelişkilidir. Oysa,Kant’ a göre, böyle bir akıl yürütme geçersizdir, çünkü bir şeye ‘vardır’ yüklemini eklemekle ona yeni bir şey eklemiş olmayız.

Buna karşın ontolojik kanıtı savunan, örneğin Descartes (1596-1650)’ a göre, ‘dağ’ ve ‘vadi’ kavramları nasıl ki birbirinden  ayrı düşünülemiyorsa, aynı şekilde, ‘varlık’ kavramı da Tanrı’da ayrı düşünülemez. Bu yüzden ‘Tanrı vardır’ önermesi zorunlu olarak doğrudur.

Ontolojinin temel amaçlarından birisi de varlıkların temel nitelikleri ile varoluş tarzlarını irdelemektir. Atistoteles’e göre kategoriler, kendileriyle varlıkları sınıfladığımız en güzel şeylerdir. Kategoriler bağlamında bir varlığı cinsine/türüne göre sınıflamak bize o varlığın ‘ne olduğunu’ söyleme imkanı verir. Kategoriler, Aristoteles’ e göre, on tanedir:cevher, nicelik, nitelik, ilişki, yer, zaman, durum, iyelik, etkinlik ve edilgenlik. Ancak, bütün varlıkları değişik açılardan sınıflamayı ve belirlemeyi amaçlayan kategorilerin gerek niteliği , gerekse sayıları farklı felsefi bakış açılarına göre değişebilir.Örneğin Kant, Aristoteles’ten farklı olarak, kategorileri varlığın değil, zihnin temel anlama kalıpları olduğunu düşünür. Temelde yargıların sınıflamasından hareketle çıkarsanan bu kategorilerin sayısı, Kant’ a göre, on ikidir. Kategorilerin baştan belirlenip belirlenemeyeceği de ayrı bir tartışma konusudur. Diğer yandan kategorilerin mahiyeti, yani kategorilerin temelinin bizzat varlığın kendisi mi , insan zihni mi veya dili mi olduğu ayrı bir tartışma konusudur.

Geleneksel olarak, bir varlığın temel ontolojik kategorileri açısından sınıflanmasında kipsel(modal) kategoriler önemli bir yere sahiptir. Kipsel açıdan en temel ontolojik ayrım zorunlu ve zorunsuz (buna bazen mümkün, olumsal veya kontenjan da denir) varlıklar arasında yapılan ayrımdır. Zorunlu varlıkları da kendi içinde cevher olanlar ve soyut olanlar diye sınıflayabiliriz. Benzer şekilde zorunsuz varlıkları da fertler(cevherler) ve hadiseler(durumlar) şeklinde sınıflamak mümkündür.

Geleneksel olarak, zorunlu varlık çoğunlukla ‘varlığı zorunlu olan’, ‘varlığının bir nedeni bulunmayan’, yokluğu düşünülemeyen’, ‘varlığının yadsınması bir çelişki doğuran’, varlığıyla mahiyeti birbirinden ayrılmayan’ şekillerde tanımlanmıştır. Yine geleneksel olarak böyle bir tanımlamaya uygun düşen tek bir cevher veya fert vardır ki bu Tanrı’dır.Fakat Platon’culuk veya kimi zaman ‘aşırı gerçekçilik’ olarak bilinen yaklaşıma göre, değişik varlıklarda tezahür eden veya etmeyen nitelikler, kümeler, ilişkiler vb. şeyler de zorunlu varlıktırlar.

Buna karşın, mümkün (yani, zorunsuz) varlıklar ise, zorunlu varlığın tersine, ‘varlığı zorunlu olmayan’, ‘varlığı ve yokluğu birbirine eşit olduğundan varlığı için bir nedene dayanan’, ‘varlığa gelen’, ‘hadis’, ‘yokluğu düşünülebilen’, ‘varlığının yadsınması bir çelişki doğurmayan’, ‘varlığı il mahiyeti birbirinden ayrılabilen’ olarak tanımlanmıştır. Örneğin, dünya, insan vb. zorunlu birer varlık olmadıkları için yoklukları düşünülebilir. Çünkü dünyanın veya insanın varolmasını zorunlu kılacak mantıksal veya ontolojik bir gerekçe bulunmaktadır. Bundan dolayı da, varolmaları bir nedene muhtaçtır. Zorunsuz varlıklar arasında da fert(cevher) olanlar ile cevher olmayanlar şeklinde bir ayrıma gitmek mümkündür. Örneğin, Aristoteles zorunsuz bir cevher olmasına karşın, ‘Aristoteles’in Stagira’ da doğmuş olması’, ‘Platon’un öğrencisi olması’ veya ‘Büyük İskender’in hocası olması’ zorunsuz bir hadisedir.

Görüldüğü gibi ‘zorunsuzluk’ kavramı ile ‘varlığa gelmek’, ‘sonradan varolmak’, ‘varlığının başlangıcı olmak’ gibi kavramlar birbirleriyle yakından ilişkilidir. Zorunlu bir varlık için bunların hiçbirisi geçerli değildir. O halde, bu niteliklere sahip bir varlık zorunsuz bir varlıktır. Zorunlu ve zorunsuz ayrımını zamanla ilişkilendirerek düşünecek olursak, denilebilir ki, başlangıcı olan(hadi) herşey zorunsuzdur; zorunlu olan bir şeyin de başlangıcı olamaz, Bu yargı doğru görünmekle birlikte tartışmalı da olabilir. Bunun nedeni ‘zorunsuzluk’ kavramının ‘ başlangıcı olmak veya sonradan varlığa gelmek(hadis)’ kavramından daha temel ve geniş olmasındandır. Çünkü, bir varlığın mümkün veya zorunsuz oluşu onun ortaya çıkışından (başlangıcından) bağımsız olarak sahip olduğu temel bir niteliktir. Dolayısıyla, böyle bir varlığın bir başlangıca sahip olması, temel ontolojik tarzının sadece bir tezahürü olarak görülebilir. Kaldı ki, kimi filozofların savunduğu gibi, başlangıcı düşünülemediği halde yokluğu düşünülebilecek şeylerin varlığını kabul edecek olursak, ‘mümkün’ il ‘hadis’ kavramını birbirinden ayırmamız gerekecektir.Buna göre, ‘Her hadis, mümkündür’ yargısı doğru olacak ancak, ‘Her mümkün, hadistir’ yargısı doğru olmayacaktır.

Tümeller ve Tikeller

 ‘Ne vardır?’ sorusunun yanıtlanmasında en çok karşılaşılan konuların belki de başında ‘tümeller’ ve ‘tikeller’ sorunu gelmektedir.

Bu ayrım ontolojideki bir başka önemli konu olan özdeşlikle de yakından ilişkilidir. Özdeşlik kavramını sıkı anlamda ele aldığımızda birbiriyle özdeş veya aynı olan iki şeyin olması mümkün görünmemektedir. Yine de iki şeyin aynı olduğunu söylediğimiz bazı durumlardan söz edebiliriz. Örneğin, aynı renk, aynı madde ve aynı şekle sahip iki kapı için ‘aynı’ sözcüğünü kullanırız. Kuşkusuz buradaki ‘aynı olmak’ sıkı anlamdaki sayısal olarak aynı olmaktan çok, bir benzerlik ilişkisidir. Örneğin, ‘beyazlık’ birden fazla tikelde ( sözgelimi, bu kalemde ve şu kağıtta) yer almasına karşın, hiçbir tikel aynı anda birden fazla yerde bulunamaz. İşte tikeller ve tümeller arasındaki ayrımı gerekli kılan temel noktalardan biri budur. Böyle bir ayrımın kökeni felsefe tarihi açısından bakıldığında Platon (M.Ö. 427-347)’ a kadar gider. Platon’un ‘Adalet nedir?’ diye tartıştığı şeyi hangi insan veya hangi eylemin adil veya adaletli olduğu değil, bizzat insanları veya eylemlerini adaletli kılan ve böylece bütün adil insanların ve eylemlerin ortak bir şekilde sahip olduğu adalet denilen şeydir.Platon’un bu soruya verdiği yanıt bunun adalet idesi (formu) olduğudur. Dolayısıyla, insanları ve eylemlerini adil kılan şey onların adalet idesinden pay almış olmalarıdır. Platon’un ileri sürdüğü ideler(formlar) alanı bütün tümellerin (adalet idesi, insanlık idesi, hikmet idesi, karelik idesi vb. ) bulunduğu ezeli , değişmez olan bir dünyadır. Duyu tecrübemize konu olan şeyler bu dünyadaki mükemmel idelerden pay almışlardır, dolayısıyla onların ancak birer kopyasıdırlar. Tek tek adil insanlar veya adaletli eylemler birer ‘tikel’ olmalarına karşın, onların hepsinin ortak bir şekilde pay aldığı şey bir ‘tümel’ olan adalet formu(idesi)dur.Platon’un bu düşüncesi diğer tümeller için de geçerlidir.Örneğin ‘beyazlık’ idesi bir çok varlığın pay aldığı ortak bir tabiat/öz olduğundan, tıpkı ‘adalet’ idesi gibi, beyaz olan şeylerin hiçbirisiyle özdeş olmayacaktır.

İdeler böylece, birer tümel oldukları için değişen veya yok olabilen tikel varlıklardan farklı olarak, ezeli, değişmez ve yok olmayan bir varlık statüsüne sahiptirler. Tümeller sorunu konusundaki en eski ve belki de en başarılı çözümlerden birini oluşturan Platon’un ideler kuramı onu, böylece duyu verilerini aşan, akılla davranan bir dünyanın varlığını (ideler dünyası) kabul etmeye götürmüştür. Gerçek dünya, Platon’a göre, ideler dünyasıdır. Tecrübedeki örneklerinin ortadan kalkmasıyla veya yok edilmesiyle yok olmayan bu ideler, Platon’a  göre, dilden ve zihinden de bağımsız bir şekilde varolan soyut ve zorunlu varlıklardır. Platon’un tümeller noktasındaki bu yaklaşımı realizm(gerçekçilik) olarak bilinmektedir, çünkü ona göre ideler gerçekten (zihinden bağımsız olarak) vardırlar. Köklerini bu şeklide Platon’un düşüncesinde bulan tümeller ve tikeller ayrımı günümüze kadar önemli tartışmalara neden olmuştur.

Ne tür varlıklar tümeldir ve hangi varlıklar tikeldir?

Aslında, Platon’un yukarıda değindiğimiz düşünceleri bu soruya da bir şekilde yanıt vermek için yeterli görünmektedir.;duyu tecrübemize veya geniş anlamda algımıza giren her şey bir tikel; tikel varlıklar tarafından paylaşılan (ortak) her şey tümeldir. Bu tanım, tümel ve tikel varlıklar için genel geçer bir ölçüt sağlasa da biraz daha irdelenmeye muhtaç görünmektedir. Geleneksel olarak tümel varlıklar nitelikler ve ilişkiler (ilişkisel nitelikler) olmak üzere iki temel kategoride ele alınmıştır. Bir nitelik, tikel varlıkların tek tek sahip olabildikleri bir şey iken; bir ilişki, tikel bir varlığın bir başka tikel varlıkla olan ilişkisiyle sahip olabildiği (ilişkisel) bir niteliktir.

Örneğin, x gibi tikel bir varlık beyazlık, yuvarlaklık vb. nitelikler kendi başına sahip olabildiği halde, x’in –den büyük veya – nın sağında vb. nitelikler sahip olması y gibi başka bir tikel varlıkla ilişkisini gerektirir. ‘İstanbul, Ankara’dan büyüktür’ veya ‘Antalya Ankara’nın güneyindedir’ önermelerinde olduğu gibi (Crone,1995,206;Russell,1967)

Ne tür varlıkların ‘tikel varlıklar’ olduğu nispeten daha açık görünmektedir. Masalar, ağaçlar, kalemler, kertenkeleler vb. maddi nesneler birer tikeldirler. Bununla birlikte tikel varlıklar kümesini sadece bu tür varlıklarla sınırlamak doğru değildir. Zaman ve mekanda yer alan, örneğin,İstanbul’un Fethi veya 1.Dünya Savaşı gibi hadiseler de birer tikel olarak ele alınabilirler. Kaldı ki, zamanda yer almasına rağmen, mekanda yer almayan tikel varlıklardan da bahsedilebilir. Eğer insan ruhunun maddi olmayan bir cevher olduğunu kabul edecek olursak, onu (maddi- olmadığı için ) yer kaplamayan fakat zamanda bulunan bir tikel olarak görebiliriz.Yine, bazı filozoflara göre, ne zamanda ne de mekanda yer aldığı halde tikel olan varlıklar vardır ki bu tür varlıkların başında sayılar gelir. Örneğin, ne yazılmış biçimlerinin, ne de örneksendiği kümelerin yok olmasıyla varlığından hiçbir şey kaybeden 3 veya 5 sayısı böyle bir soyut tikel olarak görülebilir.

Tümel ve tikel arasındaki ayrım yüklemler ile tekil terimler yoluyla da anlaşılabilir. Tekil bir terim, ‘Aristoteles’ gibi, sadece belli bir tek varlığa referansta bulunan terimdir ki bunlara ‘özel ad’ denir. Aynı şekilde, ‘Büyük İskender’in hocası’ belirtili betimlemesi de yine belli bir tek varlığa delalet ettiği için tekil bir terim olarak düşünülebilir. Buna karşın, bütün yüklemler tümeldir. Çünkü ‘uzundur’ veya ‘beyazdır’ gibi yüklemler birden çok varlığa delalet etmektedirler. ‘Beyazdır’ şeklindeki bir yüklem, genel bir terim olarak, birden fazla varlık için doğru olabildiğinden bir çok varlığa delalet etmektedir.

Tümellerin ontolojik statüsü konusundaki görüşleri ana çizgileriyle realist (Platon’cu) ve nominalist (anti-realist) yaklaşımlar şeklinde sınıflamak uygundur. Platon’un ideler anlayışına ilk önemli eleştirileri getiren öğrencisi Aristoteles’in görüşü de bazen realizm olarak adlandırılmaktadır, ancak bunu Platon’cu realizmden ayırmak gerekir. Çünkü, Aristoteles’e göre, tümeller dilimizden ve zihnimizden bağımsız bir şekilde vardırlar fakat onlar, Platon’da olduğu gibi, tikellerden bağımsız değildirler. Yani tümeller kendi başlarına var olmayıp, ancak tikel varlıkların için de bulunabilirler.Aristoteles’in bu noktadaki vurgusunun daha ziyade tikellere olup, tümelleri bir şekilde tikel varlıklara dayandırdığını söyleyebiliriz.Yine de, Aristoteles’in tümellerin varlığını, tikellerin varlığıyla birlikte de olsa kabul etmesi ve onların tümden reddetmemesi onun nominalist olarak düşünülmesine engeldir. Bu yüzden Aristoteles’in tümeller konusundaki yaklaşımı zaman zaman ‘içkin realizm’ veya ‘ılımlı realizm’ olarak adlandırılmıştır.

Platon ve Aristoteles’in tümeller konusundaki görüşleri Orta Çağda çokça tartışılmıştır.Tümeller konusunda Müslüman filozofların (başta Farabi ve İbn Sina olmak üzere) bakış açısını doğrudan bu iki yaklaşımdan birisiyle özdeşleştirmek zordur. Çünkü onlara göre, tümeller hem Tanrı’da (Tanrı’nın bilgisinde), hem dış dünyadaki varlıklarda, hem de (bu varlıklardan) soyutlanmış bir şekilde insan zihninde bulunmaktadırlar. Öyle görünüyor ki, tümeller konusundaki bu bakış hem realizmi hem de kavramsalcılığı gerekli görmekte, nominalizmi ise dışarıda bırakmaktadır..Tümeller konusundaki anti-realist yaklaşımların en önde gelen tipik biçimi nominalizm(adcılık)dir. Başta William Ockham(1287-1347) tarafından ileri sürülen bu görüş daha sonra özellikle Çağdaş felsefede ampirist filozoflar tarafından savunulmuştur. Nominalizme göre tümeller adlardan başka bir şey değildir. Ockham’a göre, tümeller tikel şeylere verilen adlara tekabül eden kavramlardır ki bunlar sözcüklere iliştirdiğimiz anlamlardan başka şeyler değildir. Orta Çağda tümeller konusunda bir diğer görüş de Peter Abelard(1079-1142) tarafından savunulan kavramsalcılıktır. Abelard’a göre, tümeller kavramlardan başka şeyler değildir. Dolayısıyla kavramsalcılığa göre, tümeller ancak zihinsel bir gerçekliğe sahiptirler.Böylece kavramsalcılık da, nominalizm gibi, tümellerin dilden veya zihinden bağımsız varlıklarını kabul etmemektedir. Buna göre, gerçekten varolan şeyler sadece tikel varlıklardır. Genel terimler olan tümeller ise gerçekte dilsel varlıklar olan adlardan ya da zihinsel varlıklar olan kavramlardan başka şeyler değildirler. Nominalizmi geniş anlamda tümellerin varlığını kabul etmeyen görüş olarak düşünecek olursak, bu iki yaklaşıma da nominalist denilebilir. Tümeller konusundaki bu iki anti-realist yaklaşımı adsal nominalizm ile kavramsal nominalizm olarak adlandırmak da mümkündür.Bir diğer anti-realist yaklaşım da tümelleri, tikeller arasındaki benzerlik ilişkisiyle açıklamaya çalışmaktır.(buna ‘benzerlik nominalizm’i de denilmektedir.

Armstrong,1989,39)Böylece diyelim ki, ‘beyaz’ veya ‘yuvarlak’ gibi bir tümelin varlığını yadsımak için beyaz veya yuvarlak bir tikel belirleriz ve diğer tikellerin söz konusu ilişkisini bu noktadaki benzerlikle ifade ederiz. Ancak, bu durumda Russell’ın haklı olarak işaret ettiği gibi, benzerlik bir tümel olarak ortaya çıkacaktır. Yani, benzerlik farklı tikeller arasında tekrarlanan bir ilişki olacaktır ki bu tam da tümellerin belli başlı özelliğidir. Burada söz konusu benzerliğin her bir tikelde bulunan bir şey olduğunu söylemek de iyi bir çıkış yolu olmayacaktır.Çünkü bu durumda tikellerdeki bu benzerliğin birbirine benzemesi gerekir:Bu da bir tümel gibi görünen benzerliği yeniden kabul etmek anlamına geleceğinden benzerlik ilişkisinden hareket ederek tümellerin varlığını yadsımak başarısız kalacaktır.(Russell,1967,55)

Kategoriler
Pratik Bilgiler

Varlığı idea olarak kabul edenler

ARİSTOTELES (M.Ö. 384-322)

Aristoteles’e göre gerçek varlık, duyularımızın bize gösterdiği biçimdedir; değişken görünüşlerin (fenomenle­rin) içinde oluşan tözdür. Ona göre töz (cevher, öz) olarak var olan ne ideadır ne de maddedir. Bunları da içeren bütündür, bireydir. Duyularla algılanabilir her şey form kazanmış bir maddedir. Başka bir deyişle maddede ola­nak olarak var olan öz, form (idea) sayesinde gerçek olur. Örneğin, yapıldığı malzeme mermer (madde) olan bir heykeli yapan sanatçının zihnindeki heykel fikri (idea) mermerde vardır. Bu görüşüyle Aristoteles, Platon’un “nes­neler dünyasından ayrı olarak varlığını ileri sürdüğü “idealar dünyası”nı yadsır. Platon’un yanlışı, gerçek varlığı, onu meydana getiren bireylerden ayrı olan idealarda görmesidir; maddeden (eşyadan) ayrı ideaların (formların) bulunduğunu ileri sürmesidir. Materyalistlerin yanılgıları da tözü (cevheri) maddeye indirgemeleridir.

Aristoteles “gerçek varlığı” oluşturan nedenlerin neler olduğu üzerinde de durur. Ona göre yapılan her şeyin maddesel, formel, yapıcı (hareket ettiren) ve ereksel (teleolojik) olmak üzere dört nedeni vardır.

Örneğin, bir heykel;

  • 1) Heykelin yapıldığı bir madde (mermer, tunç ya da tahta),
  • 2) Heykelcinin zihninde bulunan bir fikir (plan ya da örnek, idea),
  • 3) Yapıcı ya da hareket ettirici neden olarak kol, el ve aletler,
  • 4) Bunların tümünü hare­kete getiren ve onları güç halinden eylem haline geçiren bir erek (amaç) bulunmasını gerektirir.

Görüldüğü gibi Aristoteles’e göre varlık somut bir şeydir ve oluşumu dört nedene bağlıdır. Bu nedenlerden en önemlisi ideadır. (form) Madde ondan sonra gelir.
Aristoteles’e göre canlı ile cansız arasında nitelik bakımından bir ayrılık yoktur. Sadece canlılar, cansızlara göre daha üst basamaktadırlar. Doğada bulunan her varlık -ister canlı isterse cansız olsun- madde ve biçimden oluşur. İnsan da madde ve biçimden oluşmuştur. Beden madde, ruh biçimdir. Madde; toprak, su, hava ve ateş olmak üzere dört ana biçimde belirir (Empedokles’in görüşü). Bu dört ana ögenin yer değiştirmesi ve çar­pışması, dünyadaki öteki varlıkları meydana getirir. Bu bakımdan doğa sürekli bir oluş içindedir. Bu oluş belli bir ereğe yöneliktir. Başka bir deyişle varlıklar sürekli olarak bulundukları basamaktan üst basamağa çıkmak isterler. Söz gelimi; tohum ağaç, yumurta civciv olmak ister. Bu oluşumu başlatansa salt düşünce olan ruhsal bir ilkedir ki Aristoteles buna tanrı demektedir.

FARABİ (870-950)

Varlığın idea olduğunu ileri süren filozoflardan biri de İslam felsefesinin kurucusu Farabi’dir. Ona göre felse­fe “var olan”ın bilimidir, başka bir deyişle evreni önümüze seren bilimdir. Bu bakımdan felsefe yapmak, insanın kendisini ve evrenin amacını anlamaya çalışması demektir

Farabi varlık sorununu vacibülvücut (zorunlu varlık) kavramıyla çözmeye çalışmıştır. Ona göre yokluktan hiç­bir iz taşımayan, bir ve gerçek olan ilk varlık Tanrı’dır. Ondan daha önce, daha üstün varlık yoktur. Tanrı, var ol­mak için başkasına gereksinim duymaz. “Madde”si ve “suret (biçim)”i bulunmaz. Ondaki her şey bir olduğundan varlığının tanımı yapılamaz.
Tanrı’da öz ve töz birdir. Tözü her ne ise özü odur. Özü her ne ise tözü odur. Başka bir deyişle öz ve töz yal­nız Tanrı’da birdir. Tanrı’nın yarattıklarında ise ayrıdır. Yaratılanların varlıkları vardır; ama var oluşları Tanrı’ya bağlıdır.

Tanrı saf (mutlak) akıl, saf hayır (iyilik)dır. Öncesiz (ezeli) bilgiye sahiptir. Bilgisi en büyük gücüdür. İşte Tanrı’daki bu akıl ve bilgi tüm varlıkların yaratılış nedenidir. Her şey bir olan Tanrı’dan sadır olmuştur. (ortaya çıkmış).

Farabi’ye göre Tanrı’nın dışındaki bütün varlıklar kendi kendilerine var olmayan, var olmak için bir başkasına muhtaç olan varlıklardır. Varlıklar içinde Tanrı’ya en yakın olan varlık akıl, en uzak olan varlık maddedir. Böyle­ce Farabi bir yandan varlığın ilk ve en önemli ögesinin akıl, düşünce (idea) olduğunu savunmakta; öte yandan Tanrı ile evreni birbirinden ayıran İslam inancını doğrulamaktadır. Farabi bu görüşleri ile kendinden sonra gelen doğu ve batı düşüncelerini büyük ölçüde etkilemiştir.

HEGEL (1770-1831)

Alman idealizminin son büyük düşünürü Georg Wlhelm Friedrich Hegel varlı­ğı idea olarak kabul eder. Hegel tüm varlığın kendisinden çıktığı şeyin evrensel bir gerçek, bir idea olduğu ve mad­desel olmayan bu ideanın tek tek bütün varlıkları kapsadığı görüşündedir. Ancak bu evrensel varlık (idea) bazı fi­lozofların, örneğin Platon’un sandığı gibi değişmeyen, ne ise öyle kalan bir şey değildir. Tam tersine evrensel var­lık sürekli bir değişme ve gelişme halindedir. Hem doğa hem de insan bu değişme ve gelişme sonucu ortaya çık­mıştır. Başka bir deyişle evrenin gerçekliği ideanın tek tek varlıklar halinde belirmesinden ve biçimlenmesinden doğmuştur. Tüm var olanların temelinde bulunan bu ilkeye Hegel “idea”, “akıl”, “ruh”, “töz” ya da “tin(geist)” der

Ona göre mutlak ruh ya da tin bir oluş, bir gelişme, bir evrim içindedir. Bu da diyalektik (tez – antitez – sentez) yoluyla gerçekleşir. Hegel, Herakleitos’tan farklı olarak bu gelişimin bir amacı olduğu görüşündedir. Bu amaç, ru­hun kendisini tam olarak gerçekleştirmesidir

Hegel’e göre her şeyin temelinde bu evrensel ilke vardır. Bu ilkeyi kısaca şöyle açıklayabiliriz:

Gerek doğa ge­rekse tarih, karşıtların (tez-antitez) çatışması ve bir bireşime (senteze) ulaşmasıyla ilerler. Bu bireşim zamanla te­ze dönüşerek karşıtını (antitezini) yaratır ve onunla çatışmaya girer. Bu da yeni bir senteze yol açar. Bu süreç böy­lece sürüp gider. Ayrıca idea, tek tek varlıkların çeşitliliği içinde kaybolmaz. Düşünen zihinde (ruhta) yeniden kendisini bulur. Örneğin, doğa farklılaşmış bir ideadır. Bu nedenle doğada çokluk görülür. Bu, ideanın kendine “yabancılaşması”dır. Ne var ki doğadaki çokluktan biri olan “insan” doğadaki öteki varlıklardan yavaş yavaş sıy­rılarak kendi kendisinin bilincine varır. Bütün varlığın temelindeki ideaya yönelir. Böylece evrensel varlığın “bir” ve idea olduğu gerçeği insanoğlunun düşüncesinde yeniden ortaya konur.

C. VARLIĞI MADDE OLARAK KABUL EDENLER

Filozoflar evreni, doğayı, insanı açıklamaya yönelirken farklı iki gerçeklikle karşılaşmışlardır. Bunlardan biri gözle görünen, elle tutulan, zaman ve uzay içinde yer alan maddesel gerçekliktir. Diğeri göremediğimiz, doku­namadığımız, ölçemediğimiz sayılar, fikirler gibi düşünsel gerçekliktir.

Filozoflar varlığın madde ve düşünce niteliğinde olduğunu belirledikten sonra şu sorunun yanıtını aramaya başlamışlardır:

“Madde ve düşünceden hangisi daha önemlidir, hangisi diğerinden daha önce gelir?”

Bu soruyu “Madde daha önemlidir, varlığın ana ögesi maddedir” diye yanıtlayanlara felsefede “materyalist” denir. Buna gö­re materyalizm (özdekçilik, maddecilik) evrendeki tek tözün (cevherin) madde olduğunu, maddenin düşünceden bağımsız olarak var olduğunu ve bütün varlıkların maddeden türediğini ileri süren öğretidir.

Tanımdan da anlaşılacağı gibi materyalizme göre madde, yani bizi çevreleyen nesneler bizden bağımsız ve öncesiz (ezeli) olarak vardır, var olmak için düşünceye muhtaç değildir. Tersine, madde olmadan düşünce var ola­maz. Bu da bedenden bağımsız ve ölümsüz bir düşüncenin olamayacağını gösterir. Materyalizm maddeyi öncesiz ve bağımsız bir töz olarak kabul ettiği için tanrının varlığını tanımaz.

Materyalizmin geçmişi çok eskilere, felsefenin ilk temsilcilerine kadar uzanır. Nitekim Thales her şeyin aslı­nın su, Anaximenes hava, Herakleitos ateş olduğunu öne sürmüşler ve evrendeki tüm varlıkları bir ilk madde­ye dayanarak açıklamayı denemişlerdi. Böyle olmakla birlikte materyalizmi bir sistem, bir öğreti haline getiren Demokritos’tur.

Mekanist bir görüşe sahip olan Abderalı (Trakyalı) Demokritos, İlk Çağ materyalizminin önde gelen bir tem­silcisidir. “Atomculuk (atomizm)”un kurucusu sayılır.

Demokritos’a göre evren atomlardan oluşmuştur. Atomlar öncesiz ve sonrasızdırlar, yani baştan beri vardırlar. Onlar ne oluşmuşlardır ne de oluşacaklardır. Kimyasal nitelik bakımından birbirlerinin aynıdırlar; yer kaplarlar, gözle görülmezler ve bölünmezler. Bundan ötürü atomların niteliksel bir değişmeye uğramaları olanaksızdır. Ni­celik bakımından ise farklıdırlar; birbirlerinden biçim ve büyüklük yönünden ayrılırlar.

Atomlar boşlukta (uzayda) değişik hızlarla sürekli hareket halindedirler. Birbirleriyle çarpışmaları ve birbirleri üzerindeki basınçları sonucu sınırsız şekiller halinde birleşerek evreni ve evrendeki şeyleri oluştururlar. Demokri­tos’a göre kaba ve ağır hareket eden atomlar toprağı, hareketleri hızlı olan ince atomlar suyu ve havayı oluştur­muşlardır. Ay, güneş ve yıldızlar ise atomların çarpışması sonucu ortaya çıkan çevrinti sonucu boşluğa fırlayıp tu­tunmuş olan taş yığınlarıdır.

Demokritos evrenin bir “düzen”e girmesinin kendiliğinden olamayacağını, bu düzeni sağlayacak bir “güç”ün olması gerektiğini öne süren filozoflara karşı çıkar. Düzenin kendiliğinden oluşabileceğini savunur. Bu fikrini açık­lamak için gösterdiği örneklerden biri şudur:
“Harman yapılırken buğdayı samanından ayırmak istersem ha­vaya savururum. Bu yolla, ağır oldukları için buğday taneleri bir tarafa, hafif olduğu için saman diğer bir tarafa ayrılır. Bu tamamıyla mekanik bir olaydır. Evrende de bu yasa geçerlidir. Bu bakımdan evre­ni düzenleyen bir ‘güc’ü ayrıca kabul etmeye gerek yoktur. Çünkü mekanik yasalar aynı şeylerin kendi­liğinden bir yere birikmesini sağlıyorlar…”
Görülüyor ki Demokritos’a göre evrenin “oluş”unda ne bağımsız bir “güç” ne de bir “rastlantı” rol oynamaktadır. Evrene zorunluluk egemendir. Tüm varlık, maddesel olan atom­ların “mekanik” bir şekilde birleşmesinden oluşmuştur. Demokritos’un öğretisi Epikuros (M.Ö. 341-270) ile Lucretius {Lukresyus, M.Ö. 95-55) tarafından devam ettirilmiştir.

HOBBES (1588-1679)

Thomas Hobbes felsefede materyalizmi, etikte haz ahlakını, siyasette monarşiyi benimseyen İngiliz filozoftur. En tanınmış eseri “Leviathan”dır. Leviathan, Tevrat’ta geçen bir canavarın adıdır ve Hobbes’ta her şeye egemen olan devletin simgesidir.

Francis Bacon’ın empirizminden etkilenen Hobbes’a göre dünya, mekanik hareket yasaları tarafından yöneti­len cisimlerin bütünüdür. İnsan ve hayvan bu bütünün bir parçasıdır. Onların fiziksel ve ruhsal yaşamları da tü­müyle mekanik hareket yasalarına bağlıdır. Bu bakımdan dünyada ruh, melek, tanrı diye bir şey yoktur. Bunlar imgelemin ürünüdür.
Hobbes’a göre evrende töz (cevher) olarak yalnızca madde vardır. 
Felsefenin konusunu bu madde, daha açık bir deyişle maddenin biçim almış durumu olan cisimler oluşturur. Ci­simler de ancak gözlem ve deney yoluyla incelenir. Madde­nin dışında kalanlar -tanrı, ruh gibi- ise ilahiyata ait inanç konulandır.

LA METTRİE (1709-1751)

Bir filozof ve hekim olan Julien Offray de La Mettrie Hobbes gibi, evreni oluşturan tö­zün (cevherin), başka bir deyişle değişenlerin özünde değiş­meden kalanın madde olduğu kanısındadır. En tanınmış eser­leri “Ruhun Doğal Tarihi” ile “Makine İnsan”dır. Filozof, “Ruhun Doğal Tarihi” isimli eserdeki düşünceleri yüzünden Fransa’dan, “Makine İnsan” adlı yapıtını yayımlayınca da sığındığı Hollanda’dan ayrılmak zorunda kalmıştır.

La Mettrie’nin materyalizmi Descartes’ın mekanist doğa felsefesi ile Locke’un duyumculuğuna dayanır. Ona göre doğada madde ile onun hareketlerinden başka bir şey yoktur. İnorganik dünya gibi organik dünyada (bitkiler, hayvanlar, insanlar) yer kaplayan, hareket gücü ve duyumlama yeteneği olan maddeden oluşmuştur. Bu ba­kımdan insan ile hayvan arasında nitelik farkı bulunmaz. Buradaki fark yalnızca bir derece farkıdır. Daha açık bir deyişle insan ile hayvan ya da bitki ile maden arasında özde hiçbir fark yoktur.

Nitekim La Mettrie yurttaşı Descartes’ın hayvanları birer otomat saymasını doğru bulur. Ancak kendisi bunun­la yetinmez, bir adım daha atarak insanların da birer makine olduğunu ileri sürer. Aradaki fark insanın daha karmaşık bir makine oluşudur. Bununla beraber Descartes’tan şu noktada ayrılır: Descartes hayvanlarda düşünme yeteneği olmadığı kanısındadır. Maddede hareket gücü ve duyumlama yeteneğinin varlığını savunan La Mettrie hayvanlarda da düşünme yeteneğinin varlığını ileri sürer.

Görüşlerinin mantıksal sonucu olarak La Mettrie’ye göre insan, doğaüstü bir Yaradan’ın yarattığı ayrıcalıklı bir varlık değildir. Diğer hayvan ve bitki türleri gibi insan türü de birdenbire meydana gelmemiştir. İnsan bugünkü bi­çimini en ilkel organizmalardan derece derece, gittikçe daha yüksek organizmaları çıkaran doğal evrime borçlu­dur.

19. yüzyılda hem doğa bilimlerinde hem de toplumsal bilimlerde büyük gelişme oldu. Bu gelişmenin sonu­cunda La Mettrie’nin ve öteki mekanist materyalistlerin görüşlerinden bazıları bilimsel verilerle çelişir duruma düştü. Bunun üzerine Kari Marx mekanik materyalizmin eksik ve hatalarından arınmış yeni bir kuram geliştirme girişiminde bulundu.

KARL MARX (1818-1883)

Marx (Marks) bir Alman filozoftur. Yaşamı zor koşullar altında geçmiştir. Düşünce ve eylemlerinden ötürü Almanya’dan ayrılmak zorunda kalmış, Fransa ve Belçika’dan sınır dışı edilmiş, sonunda Londra’ya yerleşmiş ve orada ölmüştür. Eserleri arasında en ünlüsü “Daskapital’dir. (Sermaye)

Marx, materyalist Ludwig Feuerbach (Foyerbah, 1804-1872) ile idealist Friedrich Hegel’den etkilenmiştir. Do­ğanın düşünceden bağımsız olarak varlığını savunan materyalizmle Hegel’in geliştirdiği diyalektik yöntemi birleş­tirmiş ve diyalektik materyalizm denen yeni bir kuram oluşturmuştur.

Marx’a göre Hegel’in en önemli yanı, her şeyin değişme ve hareket halinde birbirine bağlı olduğunu düşün­mesi ve Herakleitos’ta görülen diyalektik yöntemi geliştirmesidir. Hegel’e göre düşünce (ruh) ve doğa (evren) sürekli değişim içindedir ve bu değişmede düşüncenin yeri ve önemi önde gelir. Başka bir deyişle düşüncede meydana gelen değişmeler maddedeki değişmelere yol açar. Marx’ta Hegel gibi evrenin diyalektik biçimde (tez – antitez – sentez) geliştiği görüşündedir. Ne var ki Marx’a göre Hegel, “Düşüncelerdeki değişmeler maddelerde­ki değişmeleri yaratır.” derken yanılmıştır. Çünkü bize düşünceleri veren maddelerdir ve maddeler (nesneler) değiştiği için düşünceler değişmektedir. Böylece Marx, “diyalektik idealizm” yerine “diyalektik materyalizm” kuramını getirmiştir.

Diyalektik materyalizmde doğa ve insana ilişkin bütün olgular düşünce ya da ruhtan bağımsız olarak ele alınır. Bu kurama göre ilk varlık maddedir. Düşünce (ruh) maddeden sonra gelen ve ona bağlı olan varlıktır. Başka bir deyişle madde düşünceden önce vardır ve var olmak için düşünceye (ruha) gereksinimi yoktur. Düşünce maddesel bir gerçeklik olan beynin ürünüdür. Evren hareket halinde maddedir. Bu madde çatışma ve çelişmelerden geçerek varlıkları ortaya çıkarmıştır. Öyleyse maddenin bir geçmişi, bir şimdisi, bir geleceği yani tarihi vardır.

Doğada hiçbir şey şu andaki gibi değildir; her şey geçmişte birtakım değişikliklere uğramıştır, gelecekte de uğrayacaktır. Aynı kural insan ve toplum için de geçerlidir. Kısaca evren olmuş bitmiş bir şey değildir, diyalektik biçimde ilerleyen bir süreçtir. Evrende bilinmez diye bir şey yoktur; yalnızca henüz bilinme­yen şeyler vardır. Onlar da bilim ve teknolojide ilerlemeler sağlandıkça, bilinenler arasında yerlerini alacaktır.

Diyalektik materyalizm ile mekanik materyalizm arasında önemli farklar vardır. Mekanik materyalizm nes­neleri kendi başlarına ve değişmez özellikleri olan varlıklar olarak görür. Evrenin, değişmeyen bu parçalardan meydana geldiğini ileri sürer. Oysa diyalektik materyalizm nesneleri karşılıklı ilişkileri ve çelişkileri içinde ele alır. Bu kurama göre hiçbir şey durağan değildir. Her şey oluşur, sürekli değişir ve yok olur. Değişmiyor gibi gö­ründüğü zaman bile her şey kendi içinde belirli bir değişim ve dönüşüm halindedir.

Diyalektik materyalizm yalnızca doğayı açıklamakla yetinmez, onu değiştirmek gerektiğini ve insanın bunu başarabilecek yetenekte olduğunu savunur. Diyalektik materyalizmin tarihe ve topluma uygulanması tarihsel materyalizm diye adlandırılmıştır.

Bilindiği gibi Hegel’e göre tarihsel gelişim diyalektik yolla gerçekleşiyordu. Bu gelişimde etken olan “tin” ya da “akıl”, başka bir deyişle “düşünce” idi. Ona göre tarihteki gelişmeyi düşünsel değişimler belirliyor ve madde­sel değişmelere neden oluyorlardı.

Hegel gibi Marx’a göre de tarihin karşıtları çöze çöze ilerleyen bir gidişi vardır. Ancak, Hegel’in sandığı gibi düşünsel değişimler, maddesel değişimleri yaratmazlar. Tam tersine maddesel değişimler, düşünsel değişim­lere neden olurlar. Marx’a göre tarihteki gelişimi belirleyen temel etkenler olan ekonomik ilişkiler, ekonomik güç­ler ve üretim araçları alt yapıyı; toplumun sınıflara ayrılışı, siyasal erkin dağılımı, hukuk yasaları, ahlak, din, eği­tim kurumları vb. üst yapıyı oluştururlar. Tarihsel materyalizme göre tüm tarihsel ve toplumsal olayların belirleyi­ci nedeni ekonomik olaylar, başka bir deyişle alt yapıyı oluşturan etkenlerdir.

Filozof olduğu kadar ekonomi bilgini de olan Marx, özel mülkiyetin kaldırılmasını, tüm ürün ve malların ortaklaşa kullanılmasını savunmuş ve komünizmi bir öğreti (doktrin) durumuna getirmiştir. Bunda Alman filozof Friedrich Engels (1820-1895)‘in de büyük katkısı olmuştur.

Kategoriler
Pratik Bilgiler

Doğru bilginin imkanı / Rasyonalizm

DOĞRU BİLGİNİN İMKANI

“Doğru bilginin imkansızlığı” problemini incelerken sofistlerle septiklerin görüşlerini açıklamış ve bilimin ba­şarıları karşısında septisizmin felsefi sistem olarak varlığını sürdüremediğine değinmiştik. Şimdi de doğru bilginin mümkün olduğundan yana olan çeşitli öğretileri (rasyonalizm, empirizm, kritisizm, pozitivizm, analitik felsefe, entüisyonizm, pragmatizm, fenomenoloji) gözden geçireceğiz.

A. RASYONALİZM (AKILCILIK)

“Rasyonalizmin (akılcılık, usçuluk felsefedeki anlamı günlük dildeki anlamından farklıdır. Günlük dilde akıl­cılık; somut gerçeklere önem vermek, akıl ve mantık süzgecinden geçmemiş olan görüşleri benimsememek, ön yargılardan ve duygusal saplantılardan arınmış olmak anlamına gelir. Başka bir deyişle akılcılık, gerçeklerle ilgisi kopmuş birtakım dogmatik düşünce kalıplarının içine hapsolmadan, sorunlara akla, mantığa ve gerçeğe uygun çö­zümler aramak demektir. Felsefede ise rasyonalizmin anlamı bunun hemen hemen tersidir.

Rasyonalizme göre, aklımız birtakım ilkeler ya da yetilerle donatılmıştır. Evreni oluşturan tüm nesneler hak­kında kesin bilgi edinmemiz için yalnızca bu ilkelere uygun biçimde mantığımızı kullanmamız yeterlidir. Rasyo­nalistler; nasıl matematikçiler bir iki aksiyoma dayanarak ve yalnızca akıl ve mantıklarını kullanarak matematik bilimini ortaya çıkarmışlar ve geliştirmişlerse, filozoflar da aynı yöntemlerle evrenle ilgili tüm gerçekleri bilebilir görüşündedirler. Bu anlayışa göre rasyonalizm; bilginin akıl ve onun bir işlevi olan düşünme gücü ile oluştuğunu benimseyen, doğru bilginin ölçütünü de duyularda değil, akılda bulan bir öğretidir. Rasyonalistlere göre duyum ve algılar bize geçici ve doğruluğu kesin olmayan bilgiler verir. Asıl kesin bilgileri ise biz doğuştan getirdiğimiz akıl ilkeleriyle ediniriz: “Bütün, parçalarının her birinden büyüktür.”, “Var olan vardır, var olmayan var değildir,” yargılarında görüldüğü gibi.

İLK ÇAĞ RASYONALİSTLERİ

Eski Yunan’da rasyonel bilgi ile duyu organlarımızın sağladığı duyusal bilgi arasında fark olduğunu belirten ilk filozoflar Herakleitos, Parmenides, Sokrates, Platon ve Aristoteles’tir. Bunlardan son üçünün bu konudaki görüş­lerini açıklayalım.

SOKRATES (M.Ö. 469-399) “Bilgi doğuştan gelir.”

Sokrates İlk Çağın büyük filozoflarından biridir. Hiç kitap yazma­mıştır. Düşünceleri günümüze daha çok Platon’un eserleri ara­cılığıyla ulaşmıştır. Sokrates, yaz kış Atina sokaklarını dola­şır, herkesle her konuyu tartışırdı. Doğruyu, onlarla bir­likte bulmaya çalışırdı. Halka, değer yargılarına körü körüne inanmanın yanlışlığını gösterirdi. Bunun için de ironi ve maiotik olmak üzere iki yöntemden yararlanırdı. İroni (alay) ile bir şey bildiğini sanan kim­seyi sorgulayarak ona gerçekte bir şey bilmediğini gösterirdi. Maiotik (düşünce doğurtma) ile de bir ko­nuda bir şey bilmediğini sanan kimseye yönelttiği so­rular ve aldığı yanıtlarla o kimsenin aslında o konuda çok şey bildiğini kanıtlardı. Bu yaptıklarını da ebe olan annesinin yaptıklarına benzetirdi. “Annem, nasıl var olan bir bebeğin dünyaya gelmesine yardımcı oluyor­sa öğretmen de öğrencisine yeni bir şey öğretmez; ancak onun aklında var olan bilgileri gün ışığına çıkarır. Çünkü bil­giler aklımızda doğuştan vardır” derdi. Böylece “kesin ve genel geçer bilginin” var olduğunu ve bilginin doğuştan geldiğini savunurdu.

Platon (M.O. 427-347) İdealar Kuramı

Platon da öğretmeni Sokrates gibi rasyonalist bir filozoftur. Zorunlu, kesin, genel geçer bilginin varlığı ve bu bilginin doğuştan geldiği görüşündedir. Ona göre bu tür bilgileri duyu organları sağlayamaz; çünkü bilgi duyusal algı­lardan oluşsaydı kişiden kişiye değişir, başka bir de­yişle göreli (rölatif) olurdu. Örneğin, aynı su bir ele sıcak diğer ele soğuk gelebilir; aynı limonatayı birisi tatlı bir başkası ekşi bulabilirdi. O zaman hiçbir şey hakkında “Bu şudur” diye kesin bir yargıda bulunamazdık. Ancak “Bu şey bana göre ve şu anda böyle­dir” diyebilirdik. Bu da “İnsan her şeyin ölçüsüdür.” diyen sofist düşünür Protagoras’ı haklı çıkarırdı.

Platon’a göre doğru bilgi ancak nesnel olan bilgidir ve böyle bir bilgi de vardır. Bunun için matematik bilimine göz atmamız yetecektir. Örneğin, “2×2 = 4” böyle bir bilgidir. Bu bilgi insandan insana değişmeyen, herkes ve her zaman için geçerli bilgidir; çünkü akla dayanır.

İdealar kuramı

Platon, doğru bilginin varlığını idealar kuramından yararlanarak açıklar. Bu kurama göre birbirinden tümüyle farklı olan İki ayrı varlık alanı vardır. Biri nesneler dünyası diğeri idealar dünyasıdır. Birincisi sürekli olarak olu­şan, değişen ve yok olan nesnelerin dünyasıdır. İkincisi ise öncesiz ve sonrasız (ezeli ve ebedi) olan ideaların dün­yasıdır. İdea değişmez öz, şeylerin ilk örneğidir. İdealizm ise varlığın özdeksel (maddesel) yapıda olmayıp düşün­ce cinsinden olduğunu ileri süren öğretidir. Asıl gerçek olan idealar dünyasıdır; her şeyin aslı oradadır. Bunlar da ancak akılla kavranabilir. Duyu organları aracılığı ile algılanan nesneler dünyası ise idealar dünyasının bir kopya­sı, bir gölgesidir. Söz gelimi odamızdaki masa gerçek bir masa değildir. Yalnızca gerçek olan masa ideasının bir kopyası ya da bir gölgesidir. Bu nedenle duyuşal algıların verdiği bilgi doğru bilgi olamaz. Buna karşılık akılla el­de ettiğimiz ideaların bilgisi kesin ve genel geçer bir bilgidir.

Platon idealar dünyasını bilmemizi ruhun ölümsüzlüğüne dayandırır. Ona göre ruh, idealar dünyasından bu dünyaya gelmiştir. Bu bakımdan ruhun her iki dünya ile ilişkisi vardır. Duyular dünyası insana önceden bildikle­rini anımsatır. Anımsamak ise bilmek demektir; çünkü anımsadıklarımız gerçek bilgilerdir.

Gerek Sokrates gerekse Platon bilginin doğuştan geldiği, başka bir deyişle doğuşla birlikte akılda var olduğu görüşündedirler. Daha sonra gelen rasyonalist filozoflar aklın bu anlamda bir bilgi taşıyıcısı olduğunu kabul et­mezler. Onlar için akıl bilgi taşıyıcısı değil, üreticisidir. Akıl, yapısı gereği dış dünyadan aldıklarını bilgi hali­ne getirir. Gerçek anlamda rasyonalizm de budur.

ARİSTOTELES (M.Ö. 384-322) İdealar nesnelerden bağımsız değildir

Aristoteles öğretmeni Platon’un bilgi anlayışına karşı çıkar. Platon, bir şeyi bilmek, o şeyin idealar dünyasındaki aslını tanımak demektir, diyordu. Oysa Aristoteles, ideaları nesnelerden bağımsız varlıklar olarak düşünmez. Ona göre idealar, içeriklerini duyusal dünyadan alırlar.

Aristoteles’e göre “gerçekten var olanlar” tek tek şeylerdir: İnsandır, ya­zı tahtasıdır, bahçedeki erik ağacıdır, şu anda var olan devlettir. Yoksa gör­mediğimiz “idealar” değildir. Ancak, tek tek şeyleri ya da olayları bir kavram altında toplamak, kavramları da birbirleriyle bağlayarak tümel önermeler elde etmek gerekir. Çünkü bilgiye ancak tümel önermelerle varı­labilir. Tümel önermeler içinde tekiller olduğundan yapılacak iş tekilleri tü­mellerden üretmektir. Bunun yolu da tümdengelim, en yetkin örneği ise tasım (kıyas)dır.

Aristoteles’e göre bilgi edinme yetisi (meleke) akıldır. Akıl da edilgin (pasif) ve etkin (aktif) olmak üzere iki türlüdür. Edilgin akıl duyuları saptayarak bilgimizin içeriğini sağlar; ama du­yusal olan varlıklardan ussal (akli) olan gerçekleri yaratan etkin akıldır. Başka bir deyişle bilginin malzemesini edilgin akıl, yani duyular verir; onu biçimlendiren ise etkin akıldır.

Aristoteles rasyonalist bir filozoftur; ancak onun rasyonalizmi kendinden önceki filozoflardan farklıdır. Ona göre insanın doğuştan getirdiği bilgileri yoktur; ama duyu organlarınca elde ettiği verileri işleme ve tümel kavram­ları oluşturma yeteneği vardır. Bu görüşünü şöyle belirtir. “Bilgi duyumla başlar; ancak duyum değildir. Bil­gide duyumun yanında başka bir öğenin, aklın işe karışması söz konusu olmazsa asla bilim ve felsefe meydana gelmez,”

ORTA ÇAĞ RASYONALİSTLERİ

Orta Çağ, Batı Roma İmparatorluğumun yıkıldığı 476 tarihinde başlar; Fatih Sultan Mehmet (1432-1481)’in İstanbul’u fethettiği 1453’e ya da Kristof Kolomb (1451-1506)’un Amerika’yı keşfettiği 1492’ye kadar sürer. Orta Çağda rasyonalizmi temsil eden en büyük filozoflardan biri Farabi’dir.

FARABİ (870-950)

Farabi Türk asıllı bir filozoftur. Türkistan’ın Farab kentinde doğduğu için bu adla anılmıştır. Asıl adı Ebu Nasr Muhammed bin Tarhan bin Uzluğ’dur. Bağdat’a gelerek mantık, felsefe, matematik öğrenimi görmüş; müzikle yakın­dan ilgilenmiştir. “Büyük Müzik Kitabı” adlı bir eseri vardır. Felsefe eserleri içerisinde en tanınmış olanı “Fusus ül Hikem (Bilgeliğin Değerli Taşları)”dir.

İslam felsefesinin kurucusu sayılan Farabi, Aristotelesçi bir düşünürdür. Bilgi hakkındaki görüşleri onunkiler gibidir. Farabi’ye göre de biri duyusal, di­ğeri ussal (akli) olmak üzere iki tür bilgi vardır. Duyusal bilgiler, duyu organ­larınca algılanan, tekil olan bilgilerdir. Bunlar tekil olduklarından bilimsel bil­gi değildirler; ama onun maddesini oluşturarak bilimsel bilgiye olanak sağlar­lar. Akıl da bu tekil bilgileri biçimlendirerek ve birtakım kalıplara sokarak ge­nel kavramlara ve yargılara dönüştürür. Böylece kesin ve genel geçer bilgile­re ulaşılır. Ona göre insanın en güvenilir yetisi akıldır. İnsan, aklın ilkelerine ve mantığın kurallarına uyarak ele aldığı her konuyu çözümleyebilir. Nitekim Aristoteles’in felsefesini İslam inancıyla uzlaştırmak istemiş ve bunu mantık kurallarına dayanarak gerçekleştirmeye çalışmıştır.

Farabi en yüce erdemin bilgi olduğu görüşündedir. Aklın, edindiği bilgi­lerle iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan, güzeli çirkinden ayırabildiğini belirtir. Ona göre, evrendeki varlıkları bilen ve bundan yaşam için doğru anlamlar çı­karan kişi Tanrı’ya ulaşmanın yolunu bulmuş demektir.

YENİ ÇAĞ RASYONALİSTLERİ

Bu çağın önde gelen rasyonalist düşünürleri Fransız Descartes, Hollandalı Spinoza, Alman Leibniz ile Hegel‘dir. Bunlardan en çok etkili olan Descartes ile Hegel’in görüşlerini ana çizgileriyle belirtelim.

RENE DESCARTES (1596-1650)

Descartes modern felsefenin kurucusu sayılır. Felsefi düşünceyi dinsel ve siyasal her türlü otoritenin baskısın­dan kurtarmaya çalışmıştır. Bir filozof olduğu kadar matematik ve fizik bilginidir de. Cebirin geometri alanına uy­gulanması demek olan analitik geometrinin kurucusudur. Felsefe açısından en önemli eserleri “Yöntem Üstüne Konuşma”, “Felsefenin İlkeleri” ve “Metafizik Düşüncelerdir.

Descartes’a göre bilgi ya duyu organlarından ya düş gücünden ya da doğuştan gelir. Tanrı, ruh, uzay ve tüm matematik düşünceler doğuştan gelirler; ancak doğuştan gelen düşünceler bizde, doğduğumuz anda hazır kalıp­lar halinde bulunmazlar. Bu düşünceler tıpkı irsi hastalıklara benzer. Nasıl irsi hastalıklar yeni doğan bebekler­de kesin kes görüleceği anlamı taşımaz; ama hastalığa yakalanma olasılığının yüksekliğini gösterir ise bunun gibi doğuştan gelen düşünceler de doğduğumuzda hazır olan düşünceler değildir. Bizde hazır olan, bu düşünceleri doğuran yeteneklerdir. Örneğin, bunlardan biri sağduyudur. Descartes sağduyunun insanlar arasında en iyi bölü­şülmüş şey olduğu kanısındadır.

Descartes’ın rasyonalizmi, iyi yönetilen her zihnin kesin, genel geçer bilgiye ulaşabileceği görüşüne dayanır. Bu bakımdan eserlerinde felsefeye yeni temeller arar ve aradığı sağlam temeli “Düşünüyorum; demek ki va­rım” da bulur.
Descartes bu sonuca, şüphe edebileceği her şeyden şüphe ederek varır. Söz gelimi duyu organlarımızın veri­lerinden şüphe eder. O, duyu organlarımızla algıladığımız dış dünyanın gerçekliğinden de tüm yaşamın bir rüya­lar alemi olup olmadığından da şüphelenir. Ona göre kesin bilgi, işte bu şüphe edişten çıkmaktadır:

”Şüphe ettiğim sürece kendisinden şüphe edemeyeceğim şey, şüphe etmekte oluşumdur. Oysa şüphe etmek düşün­mek demektir. Öyleyse ‘düşünme’den şüphe edemem. Düşündüğüme göre, düşünen biri olarak var olmam gerekir. Çünkü düşündüğüm halde var olmamam olanaksızdır. Buradan ‘Düşünüyorum; demek ki varım (Cogito ergo sum) sonucuna ulaşmış olurum.”

Descartes, çıkardığı bu sonucu bir akıl yürütme (usa vurma) olarak kabul etmez; kabul edilmesini de istemez. Ona göre bu sonuç araçsız, doğrudan doğruya kavranan, yaşanan, apaçık, kesin bir bilgidir; kaynağı ise sezgi ve tümden gelimdir. Böylece o, felsefesine temel taşı olacak ilkeyi bulur. Bu ilkeden hareketle kendisinde var olan yetkinlik (kemal) fikrinden tanrıyı ve en yetkin (mükemmel) olan tanrının bizi aldatmayacağı görüşünden de dış dünyanın varlığını kanıtlar. Dikkat edilecek olursa Descartes’taki rasyonalizm, insanın mutlak hakikatlere ulaşa­bileceğine, örneğin tanrıyı ve ruhu bilebileceğine inandığı için dogmatik bir rasyonalizmdir

HEGEL (1770-1831)

George Wilhelm Friedrich Hegel (Georg Vilheim Fridrih Hegel) teoloji öğrenimi görmüş, yaşamının son yılla­rını Berlin Üniversitesinde felsefe profesörlüğü yaparak geçirmiştir. Başlıca eserleri “İsa’nın Hayatı”, “Zihnin Fenomenolojisi”, “Mantık” ve “Felsefe Ansiklopedisi”dir.

Hegel, Alman idealizminin ve rasyonalizminin en önemli filozofu olarak kabul edilir. Felsefesinin çıkış nokta­sı akıldır.

Hegel’e göre, deneye hiç başvurmadan sırf düşünce (spekülasyon) ile kesin bilgiye ulaşılabilir; çünkü özne ile öznenin yöneldiği nesne aynı aklın değişik biçimlenmeleridir. Nesnenin kendisi de özne gibi ussaldır. Her ussal (rasyonel) olan şey de gerçek (reel)tir. Hegel, duyu organlarınca elde edilen bilginin kesin, genel geçer olamayacağı, bize varlığın özünü veremeyeceği kanısındadır. Ona göre kesin bilgi ancak kavramlar üzerinde dü­şünerek sağlanır. Nitekim onun gözünde felsefe, nesnelerin düşünce ile görülmesi, başka bir deyişle evrenin düşünülerek gözden geçirilmesidir. Düşünme kavramla yapılır; bundan dolayı kavram felsefenin ana konusudur.

Hegel felsefesinin merkezinde gelişme kavramı bulunur. Felsefeye katkısı da özellikle bu konuda olmuştur. Hegel’in felsefedeki önemi, her şeyin değişim ve hareket halinde, birbirine bağlı olduğunu düşünmesi ve ilk kez Herakleitos’ta görülen diyalektik yöntemi geliştirmesinden kaynaklanmaktadır. Ona göre ruh (düşünce) ve evren (madde) sürekli değişim içindedir ve bu değişmede ruhun yeri ve önemi önde gelir. Yani düşüncede meydana ge­len değişmeler maddedeki değişmelere yol açar.

Tez-Antitez-Sentez

Hegel’e göre her şey üç aşamalı bir gelişme sonucu gerçekleşir. Bu aşamalar tez, antitez ve sentezdir.

Diye­lim ki belli bir kavramı düşünüyorum. Söz gelimi bu kavram varlık (tez) olsun. Bunu düşününce hemen karşıtını düşünürüm: yokluk (antitez). Burada ortaya çıkan çatışma beni uzlaştıracak bir kavram bulmaya götürür: oluş (sentez).

Somut bir örnek verelim:

çiçek (tez), çiçeğin yok olması (antitez), meyve (sentez).

Çiçek meyvenin orta­ya çıkmasına yol açar; ama meyvenin ortaya çıkması için çiçeğin yok olması, ortadan kalkması gerekir. Demek ki her olmakta olan şey, hem var olan hem de yok olan şeydir.

Hegel, bir yandan her şeyin değişme ve gelişme içinde olduğu anlayışıyla, öte yandan “Nesnenin kendisi de özne gibi rasyoneldir” görüşüyle kendinden önce gelen rasyonalist filozofların karşılaştığı iki önemli güçlükten sıyrılmaya çalışmıştır.

Rasyonalizmin güçlükleri

Rasyonalizmin karşılaştığı birinci güçlük, aklı ve düşünmeyi hep aynı kalan, değişmeyen bir şey olarak gör­mesi olmuştur.

Rasyonalizmin karşılaştığı ikinci güçlük de şudur:

Bu öğreti aklı, doğadan ayrı bir öz, farklı bir varlık olarak ele alıyor. Böylece akıl ile nesne arasında bir ikilik yaratıyor. Bilgi, özne ile öznenin yöneldiği nesne arasındaki ilişkiden doğmaktadır. O zaman “Bu ilişki nasıl kurulabiliyor?” sorusu ortaya çıkıyor. Başka bir deyişle birbirinden tümüyle ayrı yapıda olan bu iki varlık (akıl ile nesne) nasıl oluyor da birbiriyle çakışabiliyor ve bunun sonucun­da “bilgi” oluşuyor? Bu açıdan bakıldığında rasyonalizm bilgi sorununu çözememiş görünmektedir.

İlk rasyonalistlerden Sokrates ve Platon bilgilerimizin doğuştan olduğuna inanıyorlardı. Bu görüşün tutunamayacağı anlaşılınca sonraki rasyonalistler, deneyden de gelen bilgilerimiz olabileceğini kabul ettiler. Ancak onlar da deneyin, insan aklında yaratılıştan var olan bazı ilkeler, formlar sayesinde bir anlam kazandığını ileri sürdüler. Bu durum rasyonalizmi şu türden sorularla karşı karşıya getirmiştir: “İnsan aklı bir defaya özgü olarak mı yaratıl­mıştır?”, “Akıl yaratıldıktan bu yana hiçbir değişim, hiçbir evrim geçirmemiş midir?”…

Rasyonalizm hakkında verdiğimiz bilgiler, bu öğretinin insan aklını (zihnini) tüm insanlar için aynı ve değiş­meyen bir şey olarak ele aldığını göstermektedir. Oysa çağdaş psikoloji ve antropolojinin insan beyni ve onun bir işlevi olan düşünme üzerinde yaptıkları araştırmalar aklın da değişmekte ve evrimleşmekte olduğunu göster­miştir. Nitekim Hegel “Özne ile öznenin yöneldiği nesne aynı aklın değişik şekillenmeleridir; nesnenin kendisi de özne gibi ussal (rasyonel)dir” diyerek, akıl ile nesne arasındaki ikiliği (düalizmi) ortadan kaldırmak gereğini duymuştur.

Kategoriler
Pratik Bilgiler

ARİSTOTELES

MÖ 384-322 yılları arasında yaşamış Yunanlı bilim adamı ve filozof. Mantığı, metafiziği, fiziği ve biyolojisiyle, modern çağa kadar otorite olmuş düşünür.

Aristoteles’in temel eserleri, mantık ve bilgi kuramı üzerine altı incelemeden oluşan Organon, doğa felsefesini açıklandığı Gökler Üzerine, Fizik ve Varlığa Geliş ve Yokoluş Üzerine’dir. Psikoloji konusundaki iki temel eseri, Hayvana Dair ve Parva Naturalia olan Aristoteles’in varlık konusundaki ünlü eseri Metafiziktir. Siyaset felsefesi alanında Politikayı, estetik alanında, Poetika ve Retorik’i yazmış olan filozofun, ahlak alanındaki temel kitabı Nikomakhos’a Ahlak’tır.

Temel İlkeleri

Aristoteles’in bir filozof olarak en önemli özelliği, onun sağduyuya olabildiğince yakın bir düşünür olmasıdır. Hem Platon’un İdealarına hem de Demokritos’un maddi atom görüşüne karşı çıkan Aristoteles, hem ahlaki değerleri teminat altına alacak bir teori ve bilimsel doğruları ortaya koyacak bir kuram, bilime ve ahlaka hakkını verebilmek için, atomlar veya İdealar benzeri gözle görülemez varlıkların var oluşunu öne sürmeyecek bir teori arayışı içinde olmuştur. Onun bulduğu çözüm töz öğretisidir. Buna göre, tözler tüm özellikler için dayanak olan nihai gerçeklik ve öznelerdir. Söz konuşu nihai gerçeklikler somut şeylerdir ve somut şeyler için de Aristoteles’in gözde örnekleri biyolojik bireylerdir. Tözler nihai gerçekliklerdir, çünkü tözler var olmadığı takdirde, başka hiçbir şey, tözün özellikleri olarak tümeller de var olmayacaktir.

Bu varlık öğretisiyle Aristoteles, Platon’un idealarının, onun yanlışlıkla bireyler olarak gördüğü tümeller olduğunu öne sürer. Tümeller gerçekten de varlardır, fakat onlar var oluşlari için tikel nesnelere, bireysel şeylere bağlıdırlar. Gerçekten varolanlar tümeller değil de, ağaçlar ve kediler gibi, dış dünyada karşılaştığımız nesnelerdir.

Mantık

Aristoteles, mantık alanında, mantık çalışmalarına 19. yüzyıla kadar temel olmuş bir mantık sistemi kurmuştur. Mantığı her türden bilgi edinme süreci için bir araç olarak gören Aristoteles’in mantığının en önemli yönü, ‘belli şeyler kabul edildiğinde, başka şeylerin onlardan zorunlulukla çıktığı’ bir konuşma olarak tanımlanan tasımdır. Aristoteles, bir önermedeki öznenin, yüklemine on farklı şekilde bağlandığını gösteren on kategoriden söz eder. Onun mantığı yalnızca insan zihnindeki düşünce faaliyetlerini betimlemekle ve dile ilişkin gramatikal bir analiz sağlamakla yetinmeyip, aktüel şeyler arasındaki ilişkilerle ilgili bir kuramı ifade eder.

Bilgi

Aristoteles’e göre, bilgi tümel olanın, formun bilgisidir, bu nedenle yargıda dile getirilebilir olan bir bilgi, formlar arasındaki özsel bağlantılara ilişkin bir kavrayıştan meydana gelir. Aristoteles’in gözünde bir şey hakkında doğru bir bilgiye sahip olmak, o şeyi türler ve cinsler hiyerarşisi içinde bir yere, bir tür ve cins içine yerleştirebilmek ve dolayısıyla neyin onun için özsel olduğunu bilebilmektir; bu ise, özsel tanım yoluyla olur. Aristoteles’e göre, bir şeyin özünü vermek, o şeyin nedenine ilişkin bir açıklama ortaya koymaktır. Bundan dolayı, Aristoteles bir şeyin nedenini ortaya koyabildigimiz zaman, ilk elden, gerçek bilgimiz olduğunu söyler. Bir şeyin nedenini vermek ise, o şeyin özünün ilk ilkelerden başlayarak tanımlanmasını içerir; bilimin islevi budur.

Metafizik

Onda metafizik, var olanı var olmak bakımından ele alan, var olan bir şey olmanın ne anlama geldiğini araştıran bilimdir. Onun metafiziği çok büyük ölçüde mantık konusundaki görüşlerine ve biyoloji alanındaki çalışmalarına dayanır. Buna göre, mantıksal bakış açısından, ‘var olmak’ onun gözünde, hakkında konuşulabilecek ve tam olarak tanımlanabilecek bir şey olmaktır. Buna karşın biyoloji alanındaki çalışmaları açısından, ‘var olmak’ dinamik bir süreç, bir değişme süreci içinde olmak anlamına gelir. Şu halde, ‘var olmak’ Aristoteles için, bir şey olmak anlamına gelir. Bundan dolayı, ona göre gerçekten var olan, Platon’da oldugu gibi tümeller değil de, bireylerdir, ‘su’ diye gösterdigimiz belirli bir doğaya sahip olan varlıklardir. Onlar, Aristoteles’in mantıkla ilgili eserlerinde sözünü ettiği nicelik, nitelik, ilişki, yer gibi kategorilerin, temel nitelik ya da yüklemlerin kendilerine yüklenebildiği öznelerdir.

İşte Aristoteles, kendisine tüm kategorilerin yüklendigi bu özneye ‘töz’ adını verir. Onda var olmak belirli türden bir töz olmaktır. Töz, aynı zamanda dinamik bir sürecin ürünü olarak ortaya çıkan bireysel varlık olarak da tanımlanır. Bu bakımdan ele alındığında, metafizik varlığı, yani var olan tözleri ve tözlerin nedenlerini, yani tözleri varliga getiren süreçleri konu alıp araştıran, tüm varlıkların temelindeki temel bilimdir.

Aristoteles’te töz bir madde ve bir formdan meydana gelir. O her ne kadar maddeyle formu birbirinden ayırsa bile, doğada bizim hiçbir zaman maddeden yoksun bir formla da, formdan yoksun bir maddeyle de karşılaşmadığımızı belirtmeye özen gösterir. Varolan her şey somut bir birey olarak varolur ve her şey maddeyle formun bir birliği olarak ortaya çıkar. Şu halde, töz form ve maddeden meydana gelen bileşik bir varlıktır. Bundan dolayı, Aristoteles’te, ayrı formlardan, duyusal dünyanın dışında olan bir İdealar dünyasından söz etmek olanaklı değildir. Form, ayrı bir yerde değil de, bu duyusal dünyada ve tözün bileşenlerinden biri olarak varolur.

Madde ve form ayrımı, Aristoteles’e göre, doğada varolan herseye uygulanmak durumunda olan bir ayrımdır. Aristoteles’te bileşik tözleri meydana getiren madde ve formdan yalnızca form şeylerdeki bilinebilir ögeye karşılık gelir. Maddenin, şeylerin insan zihni tarafından ayırt edilemeyen, yapıdan ve belirlemeden yoksun, bilinemez bileşeni oldugu yerde, form insan zihni tarafından bilinebilen, yani tasvir edilebilen, tanımlanabilen, sınıflanabilen ve başkalarına aktarılabılen yöndür. Insan zihni, Aristoteles’e göre, duyualgısında şeylerin duyusal formunu, buna karşın kavramsal bilgide de akılla anlaşılabilir olan formunu alır.

Kategoriler
Pratik Bilgiler

BİYOLOJİ FELSEFESİ

Biyoloji biliminin alanı

Modern biyolojiye göre, canlılar aynı cansız varlıklar gibi tamamen kimyasal ve fiziksel yasalara tabidir. Fakat canlılar cansızlar gibi atomlardan oluşmuş ve aynı yasalara tabi iseler nasıl oluyor da cansızlardan bu kadar farklı olabiliyorlar? İlk biyologlar bu konuda “fiziksel olmayan bir töz”ün var olduğunu ve bu tözün canlıları cansızlardan ayırdığını söylemişlerdi fakat modern biyolojide böyle bir hipotez kabul görmez modern biyoloji farklılığın atomların farklı organizasyonundan kaynaklandığını ileri sürer. Dolayısıyla canlılık özelliği atomların farklı organizasyonundan kaynaklanır fakat bu atomlar tek başlarına canlılık özelliği göstermez (emergent property) bundan dolayı bazı filozof ve bilim adamları biyoloji biliminin fiziğe indirgenemeyeceğini savunur. En genel anlamda biyoloji biliminin amacı, maddenin değişik organizasyonu sonucu her aşamada ortaya çıkan biyolojik özelliklerin nasıl oluştuğunu ve hangi ilkelere tabii olduğunu anlamaktır. Modern biyoloji, biyolojik oragnizasyonları (molekül, hücre, organizma ve populasyon gibi) yapı, işlev ve davranış bakımlarından ele alarak, bu organizasyonların nasıl çalıştığını ve hangi ülkelere tâbi olduğunu ortaya çıkarmaya çalışır.

Canlı nedir?

Canlıları karakterize eden üç temel öğe vardır:

Metabolizma, düzenlenmiş büyüme ve üreme. Metabolizma, bir organizmadaki reaksiyonların tümüdür. Bütün organizmalar bir şekilde kimyasal maddelerden enerji sentezler ve bu kimyasal maddeleri de bazıları dışarıdan alır bazıları kendileri sentezler. Bu metabolizma faaliyetleri çok özel fiziksel ve kimyasal koşullar altında işlevseldir ve bütün organizmalardaki metabolizma faaliyetleri genel olarak organizmanın bu çevresel şartlara karşı bu stabilitesini korumaya yöneliktir.

Organizmanın çevredeki değişikliklere karşı kendi içsel dinamiklerini korumasına homeostatis denir. Metabolik aktiviteler sonucu organizmalar kendilerini oluşturan moleküllerin sayısını arttırır, yani büyür. Bütün organizmalar ürer ve eşeyli üremelerde oluşan canlılar genellikle anne ve babalarının aynısı değildir, üremedeki bu farklılıklar canlıların evriminde büyük rol oynar ve adaptasyonların temel sebebidir.

Canlı nedir sorusuna net bir cevap vermek için birkaç canlı kriterinden bahsettik ve bunlarla tanımlamaya çalıştık fakat bu canlının tam anlamıyla felsefi bir tanımı değildir. Öncelikle canlının tam anlamıyla bütün canlıları ve sadece canlıları kapsayan bir tanımı zorunlumudur? Bir bilimin özerk bir bilim olduğunu kanıtlaması için kendini diğer bilim dallarından kesin çizgilerle ayırması gerektiği düşünülebilir ve bu açıdan canlının tanımını yapmak zorunludur.

Bu bağlamda düşünürsek bu tanımlama diğer bilim dalları içinde geçerlidir ancak doğada hiçbir şey birbirinden kesin çizgilerle ayrılmamıştır ve bundan dolayı böyle tanımlarla bu bilim dallarını birbirinden ayırmak oldukça zordur, örneğin kelliğin bir tanımını yapmaya çalışırsak bir insanın kel olabilmesi için kafasında kaç saç teli olması gerekir bunu belirleyen belli bir kriter yoktur yani kel olmakla olmamak arasına kesin bir çizgi koyamıyoruz ve böyle bir zorunlulukta yok, pekala kel olanla olmayan bir insanı ayırt edebiliyoruz. Dolayısıyla biyoloji bilimine özerkliğini kanıtlaması için bir tanım yapması için hem zaman tanımak ve hem de bunun gerekli olup olmadığını sorgulamak gerekir.

Öte yandan net bir tanımın olmaması bu bilimin genel çerçevesini çizemeyeceğimiz anlamına da gelmez kelliğin tanımının olamaması kel sıfatını nerde ve nasıl kullanacağımızı bilmediğimizi göstermez hatta hepimiz bunu çok iyi biliyoruz. Her dalın tanımı sırasında bir kendisine yakın tanım vardır birde kendisinden uzak olan kesin tanımlar vardır aradaki bölge ise tam belirli olmayan gri bölge adını alır, fakat bu durum bu bilim dalının işlevini yerine getirmesi açısından zorunlu değildir.

Biyolojik Teoriler (İlkeler)

Canlılarda ortak olan bir takım özellikler vardır. Bu özellikleri dile getiren dört biyolojik teoriden bahsetmek mümkündür.

Homeostatis

Herhangi bir biyolojik sistemin, normal koşullar altında, göreceli olarak değişmeyen bir iç çevreyi muhafaza etmesine homeostatis denir. Bu olay bütün biyolojik sistemler içersinde geçerli olup en güzel örneklerinden biri dışarıdaki sıcaklık değiştiği halde birçok organizmanın kendi iç ısısını muhafaza etmesidir.

Hücre Teorisi

Hücre teorisine göre bütün organizmalar hücreden meydana gelmiştir bunun yanında bütün hücreler daha önce varolan hücrelerden meydana gelmiştir. Biyologlar, bu tezi, “canlının ancak canlıdan gelebileceğini” bildiren bir slogan şeklinde ifade ederler. Ancak canlılık sürekli bir oluşum olmadığından şu anda varolan hücrelerin başlangıcı olması kaçınılmazdır. Modern biyolojide şu anki ilk zamanlardaki fiziksel ve kimyasal koşullar birtakım hücrelerin oluşmasını sağlamıştır ve bu günkü hücreler bu hücrelerin devamıdır.

Gen Teorisi

Gen teorisine göre organizmalar işlev ve yapıyı belirleyen kodlanmış bilgilere sahiptirler ve bu bilgiler çekirdekteki DNA’da bulunur. Gen teorisine göre, kalıtsal ve genetik bilgilerin nesilden nesile transferi DNA’dan DNA’ya olurken, kodlanmış bilginin transferi DNA’dan proteindir. DNA ve RNA’da dört çeşit baz vardır ve kodlama bunlarla yapılır daha sonra bu kodlar RNA aracılığı ile amino asidi bağlar ve DNA dilinin organizmadaki karşılığı olan proteinler sentezlenir. Dikkat edilirse dört tane baz vardır ve bunların üçlü kombinasyonu 64 eder (43 =64).

Bu demektir ki, bir aminoasit, birden fazla kodon tarafından kodlanabilir. Ancak hemen hemen bütün canlılarda, 20 çeşit amino asidin tamamı aynı amino asit tarafından kodlanmıştır. Biyologlar bu olgunun bütün canlıların tek bir hücreden türediği tezinin en iyi delili olduğunu savunurlar, çünkü onlara göre, eğer bütün canlılar tek bir hücreden türememiş olsaydı, bütün canlılarda belli amino asitlerin aynı kodonlarca yapılmış olması tamamen tesadüf eseri olacaktı. Öyle bir tesadüf ihtimali çok çok düşüktür.

Evrim teorisi

Evrim teorisine göre bütün canlılar bir önceki canlı formlarından türemiştir. Evrim teorisinin iki temel önermesi vardır 1) Bugün dünyada yaşayan canlılar bir soyağacı oluşturur 2) Bu canlıların tek bir hücreden nasıl oluştuğunu açıklayan mekanizmalarla ilgilidir ve en önemlileri doğal ayıklamadır. Bu mekanizmanın gerçekleşmesi için üç temel koşulun yerine getirilmiş olması gerekir bu koşullar populasyondaki bireylerin sahip oldukları karakterler bakımından farklılıklar göstermesi, bu farklılıkların, o bireylerin yaşadığı çevre koşullarına uyum ağlaması için onu etkilemesi ve bu farklılıkların kalıtsal olması koşullarıdır. Uzun vadede bu işlemin tekrarlanması ile daha önce var olan türlerden yeni türler ortaya çıkabilecektir.

Kategoriler
Pratik Bilgiler

Özgeçmiş Nedir?

İşveren kurum ve kuruluşlara iş başvurusunda bulunan bireylerin; becerilerini, eğitimini, iş alanında edindiği tecrübeleri, kişisel bilgilerini ve başvuracağı işe uygun tüm bilgilerini, kısaca kendi vasıflarını detaylıca sunacağı bir tarihçedir. Özgeçmişinizi öne çıkarmak istiyorsanız iş ile alakalı nitelikleri dikkat çekici ve kurallara uygun şekilde yazılmalısınız. Elde ettiğiniz başarılardan bahsediniz ve özgeçmişinizi imla kuralına uygun kısa ve temiz bir şekilde yazmanız önemlidir. Özgeçmiş örnekleri hakkında bilgi ararken sizin için önemli olan alanlarda araştırma yapmanız son derece önemlidir. İşveren kurumlar özgeçmişinizdeki gereksiz bilgileri dikkate almayacaktır. Bunlar ise, tuttuğunuz takımlar, sevdiğiniz sosyal etkinlikler ve işle alakalı olmayan konulara girmemeniz gerekmektedir. Özgeçmiş hazırlarken işe uygun şartlara bağlı özgeçmiş hazırlamakta yarar vardır. Özgeçmiş için bugüne kadar yaptığınız işler ve edindiğiniz deneyimler oldukça önemlidir. Sağlam bir özgeçmiş ile iş kapısını aralamanız anlamına gelmektedir. Özgeçmiş demek sizleri işverene tanıtması demektir. Özensiz bir özgeçmiş sizleri ön görüşmeye çağrılmamanıza neden olur. 

Özgeçmişiniz temiz ve düzenli olunca göze hitap eden bir görüntü sergilemektedir. İyi bir özgeçmiş hazırlamak istiyorsanız, işverenin görmek istediği bilgilere yer vererek hazırlanması gereklidir.